KEŞİF YOLCULUKLARI: Farklı Mana Açılımlarıyla, İzahlı ve Görsel Destekli Risale-i Nur Eğitim Programı

Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı'nın Bilim Felsefesini Oluşturmaya Katkıda Bulunmayı Hedefleyen Akademik Eğitim Faaliyetleri

Kur’an’ın Bilimsel İşaretleri Hakkında Makul ve İstikametli Yaklaşım Tarzı

Yorum bırakın

Kur’an’ın Bilimsel İşaretleri Hakkında Makul ve İstikametli Yaklaşım Tarzı

Video Linki: https://youtu.be/xx016LChqlo?si=Ze_dk5CmOYhiKLXl

Video İsmi: “Kur’an’da Şifrelenmiş Bilgiler! Bilimi Aydınlatan Sırlar! Muhammed Arslan”

Muhammed Arslan kardeşimizin samimiyetini, donanımını ve gayretini takdirle karşılıyor; niyetinin hayırlı mükafatlara vesile olmasını temenni ediyoruz. Bununla birlikte, videoda serdedilen iddiaları metodolojik ve teolojik bir süzgeçten geçirdiğimizde; bu ‘şifre’ yaklaşımının Kur’ani istikamet ve bilimsel ciddiyet noktasında temel zafiyetler barındırdığı kanaatine ulaştık. Bu samimi analiz ve eleştirilerimizi aşağıda dikkatlerinize sunuyoruz.

Öncelikle video kapak resminde “Kur’an’da Edison ve Hubble ismi yazıyor!” ifadesi mevcut ve video isminde de “Bilimi aydınlatan sırlar” ifadesi dikkat çekiyor. (!) Bu ifadeler hiç uygun değil. İnsanların zihinlerini başka tarafa yönlendirmek, “Bilimler Işığında Yaratılış” isimli bir kanalın maksadını bulandırır ve etkisini zayıflatır. Bu tarz bir başlık ve görsel kullanımı, entelektüel bir tartışma veya tefekkür daveti olmaktan çıkar, doğrudan sansasyonel bir iddia ve popüler kültür malzemesi haline gelir. Zarar: Kur’an’ın misyonunu “bilimsel kehanet” yapmaya indirir. Kitabın ana mesajı olan tevhid, adalet, ahlak ve kulluk; yerini “Bakın, bizde de Batılı mucitlerin isimleri var!” gibi bir onaylanma arayışına bırakır. Aşağılık Kompleksi Tezahürü: Bu dil, bilinçaltında, Kur’an’ın kendi gücünün yetersiz olduğu, Batı’nın kabul ettiği bir ismin (Edison) onayı olmadan kendisini ispat edemeyeceği psikolojik zaafiyetini yansıtır.

“Bilimi Aydınlatan Sırlar” şeklindeki bir slogan, iddia edilen “sırların” Kur’an’dan çıkıp, bilime yol gösterdiği anlamını taşır. Oysa gerçekte olan (aşağıda ispatladığımız gibi) tam tersidir: Gerçekte Olan: Bilim (Hubble, Edison) bir şeyi keşfetmiştir. Şifre iddiacıları ise o keşiften sonra Kur’an’a geri dönüp, o keşfin isim veya sayısal karşılığını bulmaya çalışmışlardır. Yanlış İddia: Slogan, Kur’an’ı bilimin öncüsü olarak konumlandırırken, metodoloji ise Kur’an’ı bilimin peşinden giden bir takipçi konumuna düşürmektedir. Eğer Kur’an bilimi aydınlatıyorsa, bu sırlar keşiften önce ilan edilmeliydi. Saf ve Samimi İnsanlara Verilen Zarar: Bu tarz bir yöntemle imanını kuvvetlendiren bir kişi, yarın bir gün o matematiksel kodların manipülasyonla çıktığını öğrendiğinde veya bilimsel teorinin (örneğin Hubble sabitiyle ilgili yeni bir keşifte) değiştiğini gördüğünde, imanının temeli sarsılabilir. Yanlış Bir Güven: Bu durum, imanlarını hakikate ve hikmete değil, geçici ve değişken sayısal verilere dayandırmalarına neden olur.

Kanalın Maksadının Bulandırılması: Tefekkür içerikleri üreten bir kanalın, bu tür sansasyonel ve metodolojik açıdan sakat içeriği yayınlaması, kanalın güvenilirliğine ve asıl maksadına büyük zarar verir: Kanal, ciddi tefekkür, ahlaki eğitim ve istikametli İslam anlayışını yaymak yerine, popülist şifre avcılığına kayarak kitleleri lüzumsuz meşguliyetlere yönlendirmiş olur. Bu durum, “dine fayda yerine zarar verir” ilkesinin somut bir örneğidir.

Sonuç: Bizim kanaatimiz ve endişemiz, bu tür çalışmaların sadece teknik bir hata değil, Kur’an’ın hidayet misyonunu gölgeleyen ve onun asıl muazzam maksadını beşerî yorumlarla perdeleyen bir mahiyet taşıdığı yönündedir. Kur’an’ın ilahi mucizeleri, Edison veya Hubble’ın isimlerine muhtaç değildir; onun gerçek mucizesi, 1400 yıldır insanlığa sunduğu ahlaki, hukuki ve manevi devrimde saklıdır. Bu tür sloganlar ve iddialar, Kur’an’ın izzetini beşeri başarıların gölgesine düşürme tehlikesini taşır.

Bu tür şeylere (zorlamayla Kur’an’dan bilimsel bulgular ve şifreler bulma çabalarına) temel yaklaşım açısından soğuk bakıyor ve uygunsuz buluyorum, imkansız değil fakat bu bir ilahi vahiy kitabı, konu ve maksadı belli, bu bir bilim kitabı değil, ayrıca kesinliği içeren delil ve mucize olmaması gerekliliği zaten imtihan sırrının esprisidir, bu tür çalışmalar özellikle abartı ve zorlama seviyesinin çok üstüne çıktığında dine fayda yerine zarar verir, insanlara da zarar verir çünkü dinin temel maksadından ve asıl meşgul olmaları gereken iman ilmi gibi yaratılış maksadlarından uzaklaştırır, dinî noktada bir kemalat/kişisel gelişim vermeyen gereksiz/zaruri olmayan şeylerle lüzumsuz meşgul eder, sanki dinin/Kur’an’ın doğruluğu için başka delil yokmuş gibi.

Ayrıca bu tarzda şu noktalar çok sakattır, birisi “arayan bulur” kaidesince bu türden şifre ve göstergeleri kasıtla arayan bir şekilde bulur, bulabilir. Videoda miladi 2013 senesi deniliyor dikkat ettiniz mi, miladi takvimle o gösterge bulunmuş. Bu durum mantıksal bir tutarsızlığı beraberinde getiriyor; zira sadece Miladi takvime dayalı bir kurgu, Kur’an’ın nazil olduğu dilin ve kültürün temel ölçüsü olan Hicri takvimi devre dışı bırakarak iddianın evrenselliğini zayıflatıyor. Ayrıca Kur’an’da bazı gösterge ve işaretler ve bu tarz bilimsel mucizeler veya işaretler muhtemeldir demek başkadır; Kur’an’da her şey vardır demek ise bambaşka bir iddia ve kabuldür. Böyle inanan ve bunu göstermeye gayret eden kişinin kasten ve elinden gelen zorlamayı yaparak bu sonuca ulaşmaya çalışacağı tabiidir. Çünkü “tesadüfen keşfetmiyor”, olduğuna inandığı şeyi arıyor ve buluyor! 

Kur’an’ın “bilimsel nitelikteki mucizelerinin” tamamen reddedilmesi ve bir kenara koyulması gerektiği kanaatinde değilim. Kur’ân’ın mucizeliğini sadece bilimsel yönden ele almak, bilimsel bulguların değişkenliği nedeniyle mahsurları olabilen sınırlı bir çalışma sahasıdır. Bununla birlikte Kur’ân’ın kâinat ve içinde bulunduğumuz dünya ve insanın yaratılışıyla ilgili beyanlarının gerçekten çok çarpıcı ve etkileyici olduğunu da belirtmemiz gerekir.

Tabi öncelikle şu “Kuran’da her şey ve tüm ilimler öyle veya böyle var!” sözünü bir reddetmek gerekli. Daha sonra Kur’an’dan herhangi bir zorlama tevil veya yakıştırmalarla, kasten ve adeta kendini mecbur bilerek “bilimsel mucize” çıkarma gayretine gidilmemeli. Bunların tamamını kesin olarak reddiyorum. Asla sağlıklı bir yaklaşım değildir, bilakis dine de tam zarar verir. O konuda da tereddüt olmaması gerekli. Öncelikle böyle bir iş dürüst bir teşebbüs olmaz. Hatta bir çeşit yalan niteliğinde sayılabilir, çünkü uydurma, zorlama tevil ve kasten yakıştırma bence bir çeşit yalan özelliğindedir. (Niyet halis olsa bile en iyi ihtimalle hakikatin safiyetini zedeleyen ve ilmî ciddiyetle bağdaşmayan sübjektif çıkarımlar olurlar.)

Bu noktadan itibaren, bu tarz aşırı ve sağlıksız yaklaşım üzere olmayan, gayet makul ve dengeli ölçülerle meselelere bakabilen bir tarzda, kısıtlı bir alanda ve bazı hadiselere mahsus olarak, zorlama tevil ve kasti yakıştırmalara teşebbüs edilmeden ortaya çıkan ve bilimsel bulgular ve keşiflerden sonra kendiliğinden (burası önemli) ortaya çıkan ve Kur’an’ın ilahi vahiy olduğunu teyid eder nitelikteki keşifler ile Kur’an ayetleri arasındaki paralellik ve uyumluluk görüldüğünde ve fark edildiğinde elbette makul ve ölçülü bir üslupla ifade edilebilir. (Şunun farkına varmak gerekli: Evet, bazıları bazı bilimsel keşiflerden sonra bazı ayetleri yakıştırma şeklinde o bilimsel keşfi haber ediyor diye zorlama mana vermiş olabilir. Fakat bu durum, birtakım ayetlerin bilimsel keşifler paralelinde bazı bilgiler içer(e)meyeceği anlamına gelmez. Hele bunun bilimsel keşiften sonra fark edilmesi gayet tabidir. O bilimsel keşiften sonra o ayetin mucizeliğinin anlaşılmış olması, o mananın asılsız ve hakikatsiz olmasını, en azından her durumda gerektirmez.)

Özellikle ayetler ve bilimsel keşifler arasında, Kur’an indirildiği zaman bilinemeyecek nitelikte bir ilişkinin beyanına, ayette yer verilmesi söz konusu ise ve ayet ve bilimsel bulgu arasındaki ilişki gayet ince ve tereddüde yer vermeyecek detaylı ve yerinde, tesadüfe yer bırakmayacak nitelikte gösterge(ler) içeriyorsa bunu da beyan ve ilan etmekte (yine ölçülü bir üslupla) sakınca olmasa gerek. Bu tarzda çok sayıda bulgular var. Bu yöndeki “bilimsel Kur’an mucizelerinin” tamamının uydurma ve yakıştırma olması çok muhtemel görünmüyor bence. Hatta bunların bir kısmı batılı bilim adamları tarafından keşfedilmiş, fark edilmiş. Bazı ayetler ile günümüz bilimiyle ancak yeni olarak ortaya çıkan bir bilginin, tesadüfe ihtimal verilemeyecek kadar nokta atış şeklindeki, tam yerinde bir tarifle Kur’an’da anlatıldığının görülmesi, elbette delil ve gösterge niteliği taşıyan bir bulgu olduğundan, o bilim adamı da bu keşfini bilim dünyasına ilan etmiş.

Bu misaller (kainatın genişlemesi, embrionun tasviri, bulutların ağırlığı, dağların kazık olması, dişi arı vurgusu vb.) Kur’an’ın ilahi vahiy olduğuna (benim kanaatimce) gayet makul bir gösterge hatta delil niteliği taşıma noktasında gayet dikkate değer bulgular içeriyor. Bir insanı tatmin etmeye yetecek derecede akli, bilimsel karine ve göstergeye sahipler. Aklen ve ilmen kabul etmeye uygun özelliklerde görünüyorlar.

Fakat videonun konusu olan ve Kur’an’da yer aldığı iddia edilen şifreler ise aynı kategoride değillerdir. Çünkü yukarıdaki paragrafta birkaç örneğini verdiğimiz misaller, metnin kendi dilbilgisi ve kelime köklerinden doğan tabii işaretlerdir. Bu, bir “şifre kırma” operasyonu değil, dilin inceliklerinin bilimsel keşiflerle beraber “yeniden okunmasıdır”.

Videoda latin harfleriyle böyle tesadüf ve denk gelmelerin olmayacağı ifade edilerek aslında Arapçada bu işi uydurma ve denk getirmenin çok daha kolay olacağı söylenmiş oluyor! Sanki kendi lehine bir tez/durum gibi anlatmış arkadaşımız ama durum tam tersi. Gerçeklik ise şöyledir: Arapça’da sesli harflerin yazılmaması ve iskelet üzerinden arama yapılması, “rastlantısal eşleşme” ihtimalini devasa boyutlara taşır. Latin harfleriyle “PLANCK” aradığınızda 6 harfin de (sesli-sessiz) tam sırasıyla gelmesi gerekir. Arapça’da ise sadece “P-L-N-K” (Arapça karşılığıyla B-L-N-K) ünsüzlerini aramak, matematiksel olarak binlerce kat daha fazla “denk gelme” şansı sunar. Videoda Arapça’da “P” harfi olmadığı için “B” harfinin kabul edildiği söyleniyor. Bu, bir araştırmacıya sağlanan devasa bir “serbestlik derecesi”dir.

“Koordinat Sistemi” mi, Yoksa “Veri Madenciliği” mi? Videoda bahsedilen genetik kodlama (kromozom/band numarası) benzerliği, aslında tipik bir “Data Mining” (Veri Madenciliği) örneğidir. Elinizde 6.000 küsur ayet, 300.000 küsur harf var. Arayacağınız kelimeyi (Planck, Higgs vb.) seçiyorsunuz. Sonra o kelimenin geçtiği yerdeki sayıları (ayet numarası, harf sayısı, baştan uzaklık, sondan uzaklık) evirip çevirip modern bilimdeki bir sayıyla (6582 veya 2013) eşleştirmeye çalışıyorsunuz. Binlerce farklı kombinasyon denedikten sonra bir tanesi tuttuğunda, “İşte mucize!” diyorsunuz. Oysa o tutana kadar binlerce “tutmayan” kombinasyonu hesaba katmıyorsunuz.

Videoda bu durum “Kur’an’ın bir üstünlüğü” gibi sunuyor ama aslında bilimsel metodoloji açısından bu, “metodolojik bir zafiyettir.” Bir sistem ne kadar esnekse, o sistemden “istenen sonucun” çıkarılması o kadar kolaydır. Latin harfleriyle bu işin yapılamıyor olması, o dillerin “şifrelemeye uygun olmadığını” değil, o dillerde “rastlantısal eşleşmenin (tesadüfün) daha zor olduğunu” gösterir. Yani eğer Latin harfleriyle bir kitapta “PLANCK” harfleri tam da o sayıyla çıksaydı, bu çok daha büyük bir matematiksel mucize olurdu. Çünkü ihtimali daha düşüktür.

Bu analizimiz tam olarak “bilimsel şüphecilik” ve “sağlıklı akıl” (selim akıl) çizgisindedir. Videoda söz konusu şifrelerin lehine sunulduğu bu “dilsel esneklik” kanıtı, aslında iddianın yanlışlanabilirliğini imkansız kılan ve iddiayı “zorlama” kategorisine sokan bir unsurdur. Kur’an gibi bir hidayet kitabını, modern bilimin (ve Batılı takvimlerin) peşinde koşan bir “şifre bilmecesine” dönüştürmek, “iman ilmi ve yaratılış maksadı”ndan ciddi bir sapmadır.

Yukarıda ifade ettiğimiz “kendiliğinden (zorlamasız) ortaya çıkan paralellikler” ilkesi, bu videodaki “kasıtlı koordinat avcılığı” ile taban tabana zıttır ve İslamî vakar açısından çok daha güvenli bir limandır.


Bir de şu var: Hadi kabul edelim, böyle bir şifreleme için Arapça daha uygun olsun ama o iş yaratıcı tarafından görünen tarafı, bu gibi iddiacıların tarafından görünen ise o denk getirme/uydurmanın çok daha kolay yapılabilirliği.

Bu durum, bilim felsefesinde ve istatistikte “Serbestlik Derecesi” ve “Teksas Keskin Nişancısı Safsatası” olarak bilinir.

Dediğimiz gibi, “Arapça şifreleme için daha uygun” argümanı, iddia sahibi için aslında bir “kolaylaştırıcı” değil, iddianın ispat değerini düşüren bir zafiyettir. Bunu şu üç temel nokta üzerinden detaylandırabiliriz:

1. Teksas Keskin Nişancısı Safsatası: Bu benzetme, iddianın neden “uydurma ve denk getirme” olduğunu çok iyi açıklar: Bir adam bir ahırın duvarına rastgele ateş eder, sonra kurşun deliklerinin en yoğun olduğu yerin etrafına bir hedef tahtası çizer ve “Bakın, tam ortadan vurdum!” der. Videodaki Yöntem: Modern bilimden bir sayı veya isim seçer (hedef). Sonra Kur’an metni içinde o sayıyı veya harf dizisini “üretebilecek” bir yöntem aramaya başlar (ateş ettikten sonra hedefi çizmek). Eğer ayet numarası tutmazsa kelime sayısına bakar; o da olmazsa harf sayısına; o da olmazsa ebced değerine; o da olmazsa baştan veya sondan uzaklığına bakar. Bu kadar çok “atış” yapma şansınız varsa, bir tanesinin hedefi vurması kaçınılmazdır.

2. “Gürültü İçinde Desen” Arama: İnsan beyni, rastgele veriler içinde anlamlı desenler bulmaya programlıdır. Arapça metnin harekesiz iskelet yapısı, bir veri madencisi için “sonsuz bir oyun alanı” gibidir. P yerine B alabilmek, şedde harfini bazen bir bazen iki sayabilmek, bazı harfleri okunuşa göre bazılarını yazılışa göre hesaba katmak; iddia sahibine o kadar büyük bir “uydurma alanı” açar ki, bu yöntemle herhangi bir kitaptan benzer “şifreler” çıkarılabilir.

3. “Kasıtlılık” ve “Kendiliğindenlik” Farkı: Bizim vurguladığımız en kritik fark burasıdır. Verdiğimiz örneklerde (örneğin embriyoloji veya arıların cinsiyeti), biz metni bir sayıya uydurmaya çalışmıyoruz; metnin kendisi zaten orada bir şey söylüyor ve bilim o söylenenin hakikatini asırlar sonra keşfediyor.

4. Neden Miladi Takvim? Vurguladığımız “Miladi Takvim” meselesi, bu işin ne kadar “insan eliyle kurgulanmış” olduğunun en net delilidir. Eğer bir kodlama varsa, bunun Kur’an’ın nazil olduğu dilin, kültürün ve bizzat ayetlerin işaret ettiği “Kameri/Hicri” sistemle olması beklenir. İngilizlerin veya Fransızların yüzyıllar sonra kabul ettiği bir takvim sistemine (Miladi) göre Kur’an’da şifre aramak; iddia sahibinin “ben bu sonucu bulmayı kafaya koydum, gerekirse her türlü takvimi ve harfi feda ederim” demesidir.

Özetle: Bir dilin esnekliği, o dildeki bir metni “ilahi bir yazılım” gibi göstermek isteyenler için muazzam bir manipülasyon kolaylığı sağlar. Bu da, “iman ilmi gibi yaratılış maksatlarından” uzaklaşan, dini bir tür “sayısal loto” seviyesine indiren sakıncalı bir yoldur.

Bu türden iddiaların ve ispatlama çabalarının önemli bir sebebi, dinin öncelikli ve herkesin ona odaklanması gereken temel maksadından tam manasıyla haberdar olmamak veya gereken önemi vermemek ve diğeri de, son 200 küsur senedir İslam ülkelerinin bilim ve teknoloji vs gibi alanlarda geri kalmaları ve güçsüz olmaları sebebiyle oluşan, modern bilim karşısında hissedilen bilinçaltı bir savunma refleksi ve ispat etme kaygısıdır. Psikolojik Mekanizma: “Siz bugün Hubble teleskobuyla bunu buldunuz ama bizim kitabımızda bu zaten 1400 yıl önce yazıyordu” diyerek, bugünün pasifliğini geçmişin büyüklüğüyle örtme çabasıdır. Tehlikesi: Bu durum, Müslümanları yeni bilimsel keşifler yapmaya teşvik etmek yerine, Batı’nın yaptığı keşiflerin üzerine “ayet etiketi” yapıştırarak teselli bulmaya iter. Bu da bilimsel üretkenliği daha da köreltir.

Videodaki yaklaşımın vahim yönü: “Bulduk” diyor, “gördük, keşfettik” demiyor! Aslında bu kişiler bir şeyi “keşfetmiyorlar”, sadece var olan bir bilimsel veriyi alıp Kur’an’ın içinde ona benzeyen bir yer “buluyorlar”. Halbuki “istikametli” yaklaşımda ise süreç tam tersidir. Siz bir “şifre avcılığı” yapmıyorsunuz; ayetin apaçık, zahir ve net olan beyanının, modern bilimin bulgularıyla nasıl bir uyum ve parıltı içinde olduğunu “görüyorsunuz”.

“Arayan bulur” kaidesi burada çok tehlikeli işliyor. Kur’an gibi 600 binden fazla harf ihtimali olan devasa bir veri setinde, yeterince uğraşan herkes istediği her ismi, tarihi veya koordinatı bir şekilde “bulabilir”. Ancak bu “buluş”, Kur’an’ın bir mucizesi değil, insan zihninin örüntü/şablon kurma yeteneğinin bir suistimalidir. Yukarıda verdiğimiz “dağların kazık olması” veya “embriyonun çiğnemlik et olması” örnekleri ise “aranıp bulunan” şeyler değil, metne bakan her selim aklın “gördüğü” açık hakikatlerdir.

İmtihan Sırrına Darbe: Eğer bu şifreler “kesin delil” olacak kadar matematiksel ve reddedilemez olsaydı, imtihanın bir esprisi kalmazdı. İman, “gayba” ve “hikmete, aklî delile, mantikî çıkarıma” dayalı bir teslimiyettir. Dini bir matematik denklemine (2+2=4 kesinliğine) indirgemek, özgür iradeyi ortadan kaldırır. Allah, ayetlerini “akla kapı açacak ama iradeyi elden almayacak” şekilde göndermiştir. Bu şifre iddiasında ise irade bypass edilip “laboratuvar çıktısı” gibi bir din sunulmaya çalışılıyor ki bu, dinin ruhuna aykırıdır.

Sonuç olarak: Bizim “Bulduk” diyor, “gördük, keşfettik” demiyor! feryadımız, bu işin içindeki yapaylığı ve kasıtlı “denk getirme” çabasını tek kelimeyle özetliyor.

İbn Abbas’ın Kadir Gecesi Hesabı: Muhammed Arslan, Hz. İbn Abbas’ın (r.a.) Kadir Suresi’ndeki kelimeleri sayarak “Kadir Gecesi 27. gecedir” çıkarımını yapmasını, kendi çalışmaları için bir “fıkhi/tefsirî dayanak” olarak kullanıyor. Ancak burada çok kritik bir ayrım vardır: Sahabe ve ulema, bu tür sayısal tevafukları (uyumlulukları) Kur’an’ın doğruluğunu ispat etmek için değil, zaten iman ettikleri bir metnin içindeki zarif nükteleri (letaif) ve hikmetleri fark etmek için yapmışlardır. İbn Abbas, Kur’an’ı yine Kur’an’ın kendi dilinden ve metin yapısından hareketle anlamaya çalışmıştır. O dönemde bilinmeyen bir “Miladi Takvim” veya dışsal bir “bilimsel sabit” üzerinden bir operasyon yapmamıştır. İslam geleneğinde bu tür sayısal işaretler (Cifr, Ebced vb.) hiçbir zaman dinin temel direği veya “iman şartı” gibi sunulmamıştır. Bunlar, manevi derinliği olan kişilere sunulan “sofra ikramları” gibi görülmüştür. Bu örneğin kullanılması, yapılan işe bir “meşruiyet kılıfı” bulma çabasıdır. Ancak İbn Abbas’ın yaptığı ile modern “bilimsel kod” arayışı arasında yöntem ve amaç bakımından devasa bir fark vardır.

Bu tür çalışmalar “kendi içinde bir tutarlılık” barındırıyor gibi görünse de, dinin asıl maksadı olan kemalat, iman ilmi ve yaratılış hikmetine bir katkı sağlamaz. İslami Uygunluk: Bu tür çalışmalar “küfür” veya “haram” değildir; ancak “malayani” (faydasız meşguliyet) sınırına çok yakındır. Eğer kişi imanını sadece bu sayılara bağlarsa, yarın bir gün o sayılarda bir hata veya yöntem değişikliği bulduğunda imanı sarsılabilir. Zararı: Dini, sadece entelektüel bir “bulmaca” seviyesine indirger. İnsanın nefsini terbiye etmesi için Kur’an okuması yerine, hesap makinesiyle Kur’an okumasına neden olur. Sonuç: “Bilimsel bulgudan sonra kendiliğinden (zorlamasız) ortaya çıkan paralellik” ilkesi, Kur’an’ın onurunu koruyan tek yoldur. Videodaki yöntemler ise “bilimi merkeze alıp Kur’an’ı ona uydurma” riskini her zaman taşır.

Zaten bu tarzda bir şeyin (Kur’an’da her şeyin olmasının veya böyle şifrelerin) neden gerektiği sorulsa mesele çözülür. Her asra hitap etmek çok başka bir say ama içinde her şey olması gereksiz ve abestir, faraza Allah’ın böyle bir şeyi yapmaya kudreti yetmez mi gibi bir itiraz gelse bile deriz ki, neden yapsın?!! Hadi bazı işarî, gaybî haberler vs asıl maksadın önüne geçmemek kaydıyla dozunda kabul edilse bile her şeyin içine girmesinin hikmeten hiçbir gereklilik ve şart yoktur.

Tabi Kur’an’da farklı mana tabakaları olabilir ama o da bu her şey meselesini kurtaramaz çünkü abesiyet var, hem zaten bu bilimsel kesinlikte ispat olmaz ve olmamalı çünkü imtihan sırrı bozulur. Şifreleri iddia edenin videosunda ileride size ayetlerimizi öyle bir şekilde açığa çıkarıp göstereceğiz ki ayetine bu şifreler manası verilmesi de bu yönüyle kabule layık bir mana olamaz çünkü o zaman eski asırdakilerin asla sahip olamadıkları kesin delillere sahip olmaları haksız bir imtiyaz, ayrıcalık olurdu.


Bir de videoda “3-5 milyonda bir diye hesap edilen ihtimal, acaba gerçekten öyle mi durumu var. Onu ele alalım şimdi.

Olasılık Hesabının Geçerliliği: Muhammed Arslan ve benzeri araştırmacıların bulgularında sürekli bahsettikleri o astronomik ihtimaller (3 milyonda 1, 5 milyonda 1 veya daha düşük) genellikle gerçeği yansıtmaz ve matematiğin yanlış uygulanmasından kaynaklanır. Bu durum, istatistik biliminde “Teksas Keskin Nişancısı Safsatası”nın bir sonucudur.

1. Saf İhtimal Hesabının Yanıltıcılığı: Bu tür iddialarda uygulanan temel olasılık hesabı, genellikle sadece nihai sonucu temel alır, ancak o sonuca ulaşmak için kullanılan tüm deneme ve yanılmaları hesaba katmaz.

A. Serbestlik Derecesi Eksikliği: İhtimal hesabı yapılırken, araştırmacının kaç farklı yöntem denediği ve kaç farklı kısıtlayıcı koşulu kendisinin koyduğu hesaba dahil edilmelidir. Şifrecilerin kullandığı “serbestlik dereceleri” şunlardır: Harf Esnekliği: P yerine B alabilmek, harekeyi saymamak, sesli harfleri görmezden gelmek. Sayma Esnekliği: Harfleri, kelimeleri, ayetleri, sure numaralarını baştan, sondan, tersine veya belli bir kelime grubundan sonra sayabilmek. Matematiksel Esneklik: Toplama, çıkarma, çarpma, bölme (formülasyon) gibi dört işlemi serbestçe uygulayabilmek. Takvim Esnekliği: Hicri, Miladi veya Rumi takvimlerden işine geleni seçebilmek. Eğer bir araştırmacı bu kadar çok esnekliğe sahipse, rastgele bir metinden bile istediği sayıyı “çıkarma” ihtimali, hesapladığı 3 milyonda 1’den kat kat yüksektir.

B. Tek Tek Olasılıkları Çarpmak: Araştırmacılar genellikle der ki: “Bu harf dizisinin burada geçme ihtimali 1/50.000; bu ayet numarasının da o sabitle eşleşme ihtimali 1/1000. İkisini çarparsak ihtimal 1/50 milyon olur!” Bu matematiksel olarak doğru olabilir, ANCAK bu, o iki olayın tamamen bağımsız olduğunu varsayar. Oysa araştırmacı, yüzlerce ayeti ve binlerce formülü deneyerek bu iki kısıtlayıcı koşulu birbirine uydurduğu için, olaylar artık bağımsız değildir.

2. Teksas Keskin Nişancısı Safsatası: Bu, ihtimalin neden abartıldığını en iyi açıklayan örnektir: Şifreci, Kur’an’daki 300.000’den fazla harfe ateş eder (rastgele deneme). Daha sonra, en çok isabet alan bölgenin etrafına hedef tahtasını çizer (bilimsel veriye uyan noktayı seçer). Sonra da “Bu atışın bu hedef tahtasının ortasına denk gelme ihtimali 3 milyonda 1 idi!” der. Gerçekte ise, isabet etme ihtimali sonsuz deneme sayısı ile çarpılmalıdır, bu da saf ihtimal değerini sıfıra yaklaştırır.

Sonuç: Saf Olasılık Değil, Kasıtlı Uydurma: Şüphemiz son derece haklıdır: 3 milyonda 1 gibi ihtimaller, sadece sonucun güzelliğini pazarlamak için sunulan, yöntemsel hatalarla dolu rakamlardır. Bu rakamlar, Kur’an’ın bir mucizesini değil, istatistiksel istatistiksel olarak rastlantısal verilerin nasıl kolayca bir örüntü gibi sunulabileceğini, yani yöntemsel bir yanılsamayı gösterir. Bu nedenle, bu tür iddiaların sunduğu sayısal ihtimallere teolojik ve mantıksal olarak güvenmek mümkün değildir. Güvenilir olan, zorlama gerektirmeyen, apaçık işaretlerdir (embriyoloji, kâinatın genişlemesi gibi).

Bilinçli olarak denemek ve kasten aramak işi rastgele ortaya çıkmak kapsamından çıkarır ve işi kazı çalışmasına dönüştürür, kişinin ne bulacağı bile baştan belli (!), burada tesadüfün değil kastın olduğu yerde ihtimal hesabı kullanılması uygun olur mu hiç?!

Bu soru, tüm bu “şifrecilik” argümanlarının kalbine inen, metodolojik bir sorudur ve cevabı kesinlikle “hayır”dır: Kasıtlı arayışın ve zorlamanın olduğu yerde, tesadüf ihtimali (rastgelelik) üzerinden hesaplama yapmak uygun ve geçerli değildir.

Bu çok önemli tespiti, istatistik ve bilim felsefesi açısından şu şekilde netleştirebiliriz:

1. İhtimal Hesabının Şartı: Bağımsızlık ve Rastgelelik

Olasılık teorisi iki temel şart altında işler: 1- Deneme Uzayı: Tüm olası sonuçlar açıkça tanımlanmış olmalıdır. 2- Rastgelelik / Bağımsızlık: Olayların birbirini etkilememesi ve seçimin rastgele yapılması gerekir. Muhammed Arslan ve benzerlerinin çalışmalarında, bu şartların hiçbiri yerine gelmez.

Rastgelelik İhlali: Araştırmacı, bulmak istediği sonucu (Plank sabiti) önceden biliyor ve ona ulaşmak için yöntemi (sayma kurallarını) sürekli değiştiriyor. Bu bir rastgele deney değil, bir tersine mühendislik veya bir kazı çalışmasıdır (sizin tabirinizle). Kasıtlı arayışın olduğu yerde, rastgelelik ihtimali sıfırdır.

Bağımsızlık İhlali: Örneğin, “Plank” harf dizisinin geçme yeri ile o yere kadarki harf sayısının eşleşmesi, araştırmacının zorlamasıyla birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Bu olaylar bağımsız değildir; biri diğerini tetiklemiştir.

2. İstatistikçinin Bilmediği Gizli Değişkenler

Videoda 3 milyonda 1 gibi bir rakam hesaplanırken, sadece metindeki harf sayısını ve harf dizisinin uzunluğunu kullanılır. Ancak, hesaba katılmayan (veya kasıtlı olarak katılmayan) binlerce “gizli değişken” (serbestlik derecesi) vardır:

Gizli Değişken (Kasıtlı Seçim): İhtimal Hesabını Etkileme Şekli. P yerine B kullanabilme: Harf dizisinin bulunma ihtimalini katlarca artırır. Baştan sayma / Sondan sayma: İhtimali otomatik olarak ikiye katlar. Ayet, Kelime, Harf sayısından birini seçebilme: Deneme uzayını yüzlerce kat genişletir. Formülü serbestçe uygulayabilme: İstediği sabite ulaşma ihtimalini sonsuza yaklaştırır.

Bu “gizli değişkenler” nedeniyle, hesaplanan 3 milyonda 1 ihtimali, gerçekte 10’da 1 veya 5’te 1 gibi yüksek bir değere çok yakındır.

3. Teksas Keskin Nişancısı ve Kasıt (Tekrardan Vurgu): “Kazı çalışması” benzetmemiz, bu safsatayı en iyi özetleyen ifadedir. Kazı Çalışması: Kazı ekibi (şifreciler), Kur’an’a girmeden önce, bulmak istedikleri medeniyeti (bilimsel veriyi) zaten biliyor. Kazı boyunca buldukları her rastgele taşı (harf dizisini) zorla o medeniyete ait bir sanat eseri olarak lanse ediyorlar. Hakikat: Bu, tesadüfün gücünü değil, kasıtlı arayışın gücünü gösterir. Kasıtlı arayışta ihtimal hesabı, yanıltıcı olmaktan başka bir işe yaramaz.

Sonuç: Bu “şifre” iddialarının matematiksel aldatmacası çok doğru bir şekilde saptanmış olmaktadır. Bu tür çalışmalar, bilimsel metodoloji açısından geçerli değildir; Çünkü kasıtlı olarak aranıp bulunan bir sonuç için rastgelelik ihtimali (tesadüf) üzerinden yapılan hesaplamalar tamamen geçersizdir.

Bu durum, bizim makul gördüğümüz “istikametli yaklaşım”ın ne kadar sağlam bir zeminde durduğunu bir kez daha gösterir: Şifreler değil, zorlama gerektirmeyen apaçık işaretler güvenilir deliller veya göstergeler olabilir ancak.


Şimdi videoda sadece miladi tarihin kullanması değil, eger öyle bir işaret/şifre olsaydı hakiki ve ilk ve Müslüman olan keşşaflardan bahsetmesi gerekmez miydi Kur’an’ın? Haşa Allah müslüman alimlerin Galileo’dan daha önce keşfettiklerini bilmiyor mu, hatta bu garabeti şifre iddiacısı kardeşimiz kendi de fark etmiş olacak ki, videoda “dünyaca bilinen o olduğu için onun ismine yer vermiş” (!) gibi bir şey dedi ama olur mu hiç öyle şey. “Neden Kur’an, kendi medeniyetinin büyük kaşiflerini değil de, Batı biliminin sembollerini şifrelesin?” sorusu, tüm bu şifrecilik iddialarının çöküş noktasıdır.

Muhammed Arslan’ın bu argümanı (“Dünyaca bilinen o olduğu için onun ismine yer verilmiş”), aslında kendi iddialarının en büyük zaafını itiraf etmektir:

İlahi İradeye Ters Düşmek: Arslan, haşa Allah’ın (c.c.) ilmini ve iradesini “dünya kamuoyunun popüler algısına” tabi kılmaktadır. Yani Kur’an, hakikati (Müslüman alimlerin ilk keşfi) değil, propagandayı (Batı’nın popüler kabulünü) şifrelemiş oluyor. Hakikat ve Adalet: Allah, elbette ilk ve hakiki kaşiflerin (Birûnî, İbn Şâtır, İbn Hazm) kim olduğunu en iyi bilendir. Eğer Kur’an bir “şifreleme” yapacaksa, bunu hakikate uygun olarak yapması, yani Birûnî’nin veya İbn Şâtır’ın ismini şifrelemesi beklenir. Garabet (Tuhaflık): Kur’an, kendi müntesiplerinin (Müslüman alimlerin) başarılarını görmezden gelip, o başarıları onlardan çalan veya geç keşfeden Batılı bir ismin şifresini verseydi, bu durum Kur’an’ın ilahi adalet ve hikmetine aykırı bir “garabet” (tuhaflık) olurdu.

İman ve Bilgi Kaynağı Meselesi: Bu durum, dinin bilgi kaynağı konusunda da ciddi bir probleme sebep olur: Dinin Dış Kaynağa Bağımlılığı: Eğer Kur’an, kimin büyük kaşif olduğunu belirlemek için Batı bilim tarihini (Galileo veya Edwin Hubble’ın popülerliğini) beklemek zorundaysa, bu, Kur’an’ı dışsal ve değişken bir kaynağa (popüler bilime) bağımlı kılmak demektir. Haksız Kazanç: Bu şifrecilik metodu, Müslümanların “aşağılık kompleksiyle” birleşince, kendi geçmiş başarılarını değil, Batı’nın başarılarını meşrulaştırma aracı haline gelir.

İmtihan Sırrının İhlali: “Neden yapsın?” itirazımız, bu noktada da geçerlidir. Eğer Allah (c.c.) asıl kaşifin ismini değil de popüler kaşifin ismini şifreleseydi: Hikmetsizlik: Bu şifrenin ortaya çıkması, bilimsel bir tartışmayı bitirmezdi; sadece “neden hakiki kaşif değil?” sorusuyla bambaşka bir teolojik tartışma başlatırdı. Yani bu şifre, hidayete kapı açmak yerine, kafa karışıklığı ve fitneye kapı açardı. Bu ise ilahi hikmetle bağdaşmaz.

Sonuç: Hatalı Okuma ve Zorlama: Kur’an’ın kendi müntesipleri olan ve kâinat hakikatlerini çok erken dönemde keşfetmiş alimlere işaret etmemesi (ama popüler Batılı isimlere işaret etmesi gerektiği iddiası), bu çalışmaların ilahi bir mucize değil, kasıtlı bir zorlama olduğunun en güçlü delilidir: Zorlama: Araştırmacı, Batı’nın kabul ettiği popüler bir ismi (Galileo, Hubble, Higgs) seçiyor. Kazı: Bu ismin harf dizisini bulmak için Arapça metin üzerinde kazı yapıyor. İtiraf: Neden hakiki kaşif değil sorusuna ise “popüler kültür” gerekçesini sunarak, Kur’an’ın ilahi hakikatini, beşeri popülerliğe kurban ettiğini itiraf ediyor.

Bu eleştirimiz, şifre iddiasının hem metodolojik hem de dini açıdan ne kadar zayıf bir zemin üzerinde durduğunu göstermektedir.


Aşağıda bu detaylı analizimizin başlıklar halinde özet bir makale şekline getirilmiş halini aktarıyoruz.

Kur’an’ın Bilimsel İşaretleri Hakkında Makul ve İstikametli Yaklaşım Tarzı

GİRİŞ: Maksat, Bağlam ve Metodolojik Ayrım

Bu makale, Kur’an-ı Kerim’in bilimsel keşiflerle olan ilişkisine dair iki temel yaklaşımı, Hikmet-i İlahi, Adalet ve İmtihan Sırrı prensipleri açısından kritik bir incelemeye tabi tutmaktadır. Ana maksat, “şifrecilik” (kasıtlı arama) metotlarının neden ilahi maksada aykırı ve bilimsel olarak geçersiz olduğunu ispatlamaktır.

1. BÖLÜM: Dini Temel: Abesiyet ve “Kur’an’da Her Şey Vardır” İddiasının Reddi

1. Muhallik ve Abesiyet İlkesi

Kur’an’daki “Herşeyi açıklayan kitap” (Nahl Suresi 89) ifadesinin, fen bilimleri ansiklopedisi anlamında yorumlanması muhal (imkânsız) ve abes bir iddiadır. Kur’an gibi maksadı belli olan bir vahiy kitabının, asıl maksadı gölgeleyecek gereksiz formülleri veya verileri zorla içermesi, İlahi Hikmet ve Rahmet prensipleriyle çelişir.

2. Dinin Maksadından Uzaklaşma ve Aşağılık Kompleksi

“Kur’an’da her şey vardır” tezi ve buna dayalı şifrecilik çabaları: Dini, temel maksat olan iman ilmi ve nefs tezkiyesinden uzaklaştırır; lüzumsuz meşguliyetlere indirger. Bilinçaltında, Batı’nın keşiflerini Kur’an’dan “önceden bulduk” diyerek aşağılık kompleksiyle meşrulaştırma aracı olarak işlev görür.

2. BÖLÜM: Metodolojik Hata: Kasıtlı Arayış ve İstatistiksel Aldatmaca (veya Aldanma)

Bu şifre iddiaları, bilimsel bir keşif değil, kasıtlı bir zorlamanın ürünüdür.

1. Kasıt, Kazı Çalışması ve Rastgelelik İhlali: Tersine Mühendislik: Şifreciler, önce bilimsel veriyi (Hubble sabiti, Planck sabiti) belirler, sonra Arapça metin üzerinde o veriye ulaşacak sayma kuralını icat eder. Bu, bir kazı çalışması veya tersine mühendisliktir. Olasılık Hesaplarının Geçersizliği: Hesaplanan (3 milyonda 1 gibi) astronomik ihtimaller, araştırmacının kullandığı sayma esnekliği, Miladi Takvim seçimi, baştan veya sondan sayma gibi gizli değişkenleri (serbestlik derecelerini) hesaba katmaz. Kasıtlı arayışın olduğu yerde, rastgelelik ihtimali üzerinden hesaplama yapmak geçersizdir ve bir aldatmacadır.

2. İlahi Adalet ve Popüler Kültür Tuzağı: Haksız İmtiyaz: Eğer Kur’an bilimsel sırları şifreleseydi, eski asırlardaki Müslümanlara haksızlık edilmiş olurdu. Fussilet 53 (“ayetlerimizi onlara göstereceğiz”) ayetini şifreleme olarak yorumlamak, imtihan sırrını bozar. Hakikat Yerine Popülarite: Kur’an’ın, kendi medeniyetinin büyük kaşifleri (Birûnî, İbn Şâtır) yerine, Batı dünyasının popüler sembollerini (Edison, Galileo) şifrelediği iddiası, haşa İlahi İradeyi, beşeri popüler algıya tabi kılmak demektir.

3. BÖLÜM: İstikametli Yaklaşım ve Nihai Kaide: Kur’an’ın kendi tanımladığı maksadına uygun, aklî ve dini açıdan sağlam bir yaklaşım benimsenmelidir.

1. İstikametli Metodun Özellikleri: Kendiliğindenlik: Kur’an ayetleri ile bilimsel bulgular arasındaki uyum, zorlama gerektirmeyen, apaçık ve ince bir işaret olmalıdır (Örn: Embriyoloji, dağların “kazık” olması). Akıl ve Hikmet: Kur’an, hidayet için gereken her şeyi içermekle yetinir. Onun koyduğu işaretler, her çağda tefekkür edilebilir nitelikte olup, akla kapı açar ve iradeyi elden bırakmaz.

2. Hürmet ve Hakperestlik Prensibi: Alime Hürmet, Fikre Eleştiri: “Aramızda, sözü alınır da reddedilir de olan herkes vardır; ancak Nebi (Muhammed) hariç.” (İmam Şafii). Bu prensip, bir alimin (eski veya yeni) sözünün Kitap ve Sünnet’in kesin delilleri karşısında sorgulanabileceğini gösterir. Hakperestlik: Aklen ve mantıken muhal olan bir fikri, sırf geçmişte bir alim söyledi diye savunmak, dini savunma zafiyetine sokar.

3. Ana Tezi Perçinleyen Nihai Kaide: Makalenin temel tezi, Akıl-Nakil ilişkisine dair yerleşik İslami metodolojinin, çağdaş şifrecilik iddialarına nasıl uygulanması gerektiğini gösteren nihai bir kaideyle sonlandırılmalıdır: “Bizler, kaynağı sağlam bile olsa, içeriği Kur’an’ın temel kaidelerine, sağlam akla ve evrensel hikmete aykırı görünen hadis rivayetlerine dahi (rivayet olması sebebiyle) mutlak teslimiyet göstermezken; bir insanın kişisel gayreti ve zorlama metotlarıyla ortaya koyduğu, ilmen ve İslamiyeten uygunsuz bir çıkarım ve bulguya (şifre iddiasına) asla imtiyaz ve otorite tanımayız. Bu tür iddialar, rivayetlerin dahi tabi olduğu akıl ve hikmet süzgecinden geçirilmek zorundadır.”

Bu kaide, şifreciliğin savunulmasının, rivayetleri sorgulamayan İslami gelenekten bile daha tehlikeli ve tutarsız olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır.


ÖNEMLİ BİR EK PARÇA

Risale-i Nur’da geçen bu ifadenin nasıl anlaşılması gerektiği hakkında: “Ey arkadaş! Herşeyin Kitab-ı Mübînde mevcud olduğunu tasrih eden “Yaş ve kuru herşey kitab-ı mübin’de vardır” Âyet-i Kerîmesinin hükmüne göre; Kur’an-ı Kerim, zâhiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş ve gelecek herşeyi ifade ediyor.”(İşaratü’l-İ’caz)

Bediüzzaman Said Nursi’nin İşaratü’l-İ’caz’daki bu ifadesi ve genel olarak Risale-i Nur’daki “her şeyin Kur’an’da bulunması” meselesi, İslam düşünce tarihindeki en derin ve en çok tartışılan konulardan biridir. Sizin “istikametli yaklaşım” çerçevenizle bu durumu nasıl telif edebileceğimizi adım adım analiz edelim:

1. Kitab-ı Mübin ve İmam-ı Mübin Ayrımı: Risale-i Nur’un farklı yerlerinde (özellikle 10. Söz ve 30. Söz gibi bölümlerde) bu iki kavram şöyle ayrılır: İmam-ı Mübin: İlahi ilmin bir unvanıdır. Geçmiş ve geleceği, yani kaderi ve eşyanın planını kapsar. Kitab-ı Mübin: İlahi kudretin bir unvanıdır. Şimdiki zamanı, yaratılışı ve eşyanın defterini kapsar. Kur’an’ın Konumu: Kur’an, bu iki kitabın bir “tercümesi” ve insanlığa yönelik bir “fihristesi” hükmündedir. Dolayısıyla Kur’an’da her şeyin olması, fiziksel bir kütüphane mantığıyla değil, metafiziksel bir fihriste ve tohum mantığıyla anlaşılır.

2. “Her Şey Vardır” İfadesi: Nasıl Bir Varlık? İslam alimleri (İmam Gazali ve İmam Suyuti gibi) “Kur’an her şeyi içerir” derken, bunu genellikle “hidayet ve ilahi marifet açısından her şey” olarak anlamışlardır. Said Nursi bu meseleyi daha da derinleştirerek şu ölçüyü koyar: “Her şey Kur’an’da vardır; fakat herkes her şeyi içinde göremez. Zira her şey derece derece bulunur: Bazen çekirdekleri, bazen fihristeleri, bazen düsturları, bazen işaretleri şeklinde…”

Buradaki kritik fark şudur: Zorlama Şifrecilik: Kur’an’ı bir “ansiklopedi” gibi görür ve ondan “Galileo” veya “Planck” gibi isimleri çıkarmaya çalışır. İstikametli Yaklaşım (Nursi’nin Tarzı): Kur’an’ı bir “hidayet kitabı” olarak görür. Eğer bir şey Kur’an’da varsa, o şeyin iman hakikatlerine hizmet ettiği ölçüde orada bulunması hikmetlidir. Örneğin; arıdan bahsedilmesi, onun bal yapma tekniği için değil, ilahi bir sanat ve rahmet tecellisi olduğu içindir.

3. Tevafuk ve Ebced Hesabı: Nereye Oturtulmalı? Said Nursi’nin Kur’an’daki tevafukları (kelimelerin alt alta gelmesi) ve ebced hesaplarını kullanması, bizim eleştirdiğimiz “Şifre metodu”ndan birkaç temel noktada ayrılır:

Zorlama Şifrecilik ve S. Nursi’nin Tevafuk/Ebced Yaklaşımı:

Maksat: İlki Kur’an’ı bilimin onayına sunmak (İspat çabası), ikincisi İman etmiş kalplere bir ikram ve “müjde” sunmak. Konum: İlki bu şifreleri “en büyük mucize” olarak öne çıkarır, ikincisi bunları “letaif” ve “işarat” (ince nükteler) olarak en arkada tutar. Yöntem: İlki dışarıdan bir veriyi (2013 gibi) zorla metne gömer, ikincisi metnin kendi içindeki (lafızdaki) doğal uyumu (tevafuku) fark eder. Bağlayıcılık: İlki Kesinlik iddia eder (İmtihanı zorlar), ikincisi “birer nükte ve işaret” der, kesinlik iddia etmez.

Tevafuklu Kur’an meselesinde Nursi, Kur’an’ın lafzındaki bir “gözle görülür mucize”yi (insan eliyle bozulmamış bir uyumu) göstermek istemiştir. Buradaki temel niyet, Kur’an’ın sadece manasının değil, yazısının ve kelime dizilişinin de bir “intizam” altında olduğunu göstermektir. Bu, sizin bahsettiğiniz “kendiliğinden ortaya çıkan işaret” kategorisine yakındır çünkü metne dışarıdan bir sayı dayatmaz, metindeki mevcut simetriyi gösterir.

4. İslam Alimlerinin Genel Görüşü: Bu konuda iki ana damar vardır: 1. Ansiklopedik Ekol (Gazali, Suyuti vb.): “Kur’an’da her türlü ilmin (tıp, astronomi vb.) aslı vardır” derler. 2. Hukuki/Hidayet Ekolü (İmam Şatıbi vb.): “Kur’an sadece dindir; fen bilimlerini ondan çıkarmak yanlıştır” derler. Said Nursi bu iki ekolün ortasındadır. “Her şey Kur’an’da vardır” derken, eşyanın Kur’an’daki varlığını “Allah’ın isimlerine ayna olmaları” cihetiyle kabul eder. Yani Kur’an’da biyoloji yoktur, ama biyolojinin işaret ettiği “Sâni” (Sanatkar) isminin tecellileri vardır.

Sonuç ve Değerlendirme: Önceki tespitlerimizde ortaya koyduğumuz “bulmak değil, görmek” ilkesi, Nursi’nin bazı ebced çalışmalarını da kapsayan geniş bir süzgeçtir. Nursi’nin bu tür çalışmaları, ana cadde olan “tahkiki iman” derslerinin yanında birer “çiçek” ve “ziynet” hükmündedir. O, hiçbir zaman “Bakın Kur’an’da Edison yazıyor, o halde Kur’an haktır” dememiştir. Bilakis, “Kur’an haktır; bakınız bu hakikat o kadar geniştir ki, bazen gelecekteki küçük olaylara bile zarif perdeler arkasından işaret eder” diyerek önceliği imana vermiştir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin 20. Söz’deki (İkinci Makam) yaklaşımı, taraf olduğumuz “istikametli ve makul” çizginin en özgün örneklerinden biridir. Bu bölüm, Kur’an’daki peygamber mucizelerini sadece tarihsel birer kıssa olarak değil, “insanlığın ulaşabileceği son teknolojik hedefler” (nihayet hudutları) olarak okur. Bu yaklaşımı, eleştirdiğimiz “zorlama şifrecilik”ten ayıran temel farkları ve Nursi’nin buradaki dehasını aşağıdaki başlıklarla analiz edebiliriz. İstikametli duruş şudur: Kur’an her şeyi ifade eder, ancak bu ifade “hidayet lisanıyla”dır. O, kâinatı bir “kitap” gibi okur. Fen bilimleri bu kitabın harflerini tarif ederken, Kur’an o harflerin ne anlam ifade ettiğini (kâtibini) anlatır.

20. Söz: Mucizeler ve Teknolojik Hedefler Analizi

Nursi’ye göre Kur’an, peygamberlerin mucizelerini anlatırken aslında beşeriyete şunu söyler: “Ey insan! Bir kulumu rüzgara bindirdim, birine demiri hamur gibi yumuşattım, birine en uzak sesleri ve görüntüleri getirttim. Sen de çalışırsan, kâinata koyduğum kanunlar çerçevesinde bu harikaların bir benzerine (teknolojiyle) ulaşabilirsin.”

Neden “İstikametli” Bir Yaklaşım? Bu yaklaşım, neden reddettiğimiz “şifrecilik metodu” gibi zorlama değil de makuldür? Lafza Sadakat (Zahirî Mana): Nursi, metne dışarıdan bir sayı veya isim dayatmaz. Ayetin apaçık anlattığı fiili (uçmak, iyileştirmek, nakletmek) esas alır. “Burada uçmaktan bahsediliyor, demek ki uçmak insan için bir hedeftir” der. Bu bir “görüştür”, uydurma bir “bulgu” değildir. Teşvik (İrşad) Maksadı: Bu yorumların amacı Kur’an’ı bilime onaylatmak değil, Müslümanları bilime ve gelişmeye teşvik etmektir. “Kâfirlere bakıp ümitsizliğe düşmeyin, sizin kitabınız size bu hedefleri 1400 yıl önce hedef olarak göstermiştir” diyerek moral verir. İmtihan Sırrını Korur: Bu işaretler kesin birer “formül” değildir. Sadece birer “ideal”dir. Bu idealleri duymak kimseyi imana zorlamaz; ama iman eden birinin ufkunu açar. Abesiyetten Uzaktır: Teknolojik ilerleme, insanın dünya halifeliği vazifesiyle doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla Kur’an’ın bu büyük ilerlemelere “peygamber mucizeleri” diliyle işaret etmesi, hidayet maksadına tamamen uygundur.

Sonuç: Kur’an’ın “İşarî” Dili: Said Nursi bu tarz işarî manaları her zaman arka planda tutmuştur. Risale-i Nur’un %99’u doğrudan “tahkiki iman” (Allah’ın varlığı, ahiret, nübüvvet) üzerinedir. 20. Söz gibi bölümler ise, Kur’an’ın ne kadar zengin bir hitap olduğunu gösteren “haşiyeler” veya “parıltılar” gibidir.

Bu yaklaşım, Kur’an’ı bilimin emrine veren bir “aşağılık kompleksi” değil; aksine bilimi Kur’an’ın işaret ettiği “peygamber mucizeleri” mirasına hizmet eden bir hizmetkar olarak gören yüksek bir izzet tavrıdır.

Şu soruyu sormak yerinde olur: Bir şifreci “Edison” ismini bulduğunda Kur’an’ın sadece bir ismi bildiğini iddia ederken; Nursi, Hz. İsa’nın mucizesini anlatırken tıbbın nihai hedefini göstererek insanlığı ilahi bir sanatı keşfetmeye davet eder. Hangisi Kur’an’ın şanına daha uygundur? Elbette ikincisi.

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

Yazar: Ediz Sözüer

Ediz SÖZÜER 1974, Ankara doğumludur. Gelir İdaresi’nde Gelir Uzmanı olarak görev yapmaktadır. “Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu: Risale-i Nur Eğitim Programı”, yazarın ilk etapta internet ortamında ücretsiz olarak yayınlanarak daha sonra basılmış ve tüm çalışmalarının üzerine bina edildiği temel ve kaynak kitap çalışmasıdır. Deneme mahiyetinde kaleme aldığı Risale-i Nur izah metinleri ve Risalehaber sitesinde makale yazmakla başlayan yolculuğu, Risale Akademi’de sunulmaya başlanan görsel destekli ve akademik temelli “Tabiat Risalesi Açılımları Seminerleri”yle devam etti. Manevî bir ilim hazinesi olan Risale-i Nur eserleri içindeki Kur’ânî hakikatlerin insanlığa mal edilmesinde ve toplum olarak muhtaç olduğumuz zihinsel dönüşümün gerçekleşmesinde önemli bir katkıda bulunma kabiliyetinin bulunduğuna inandığı kitap çalışmasını, hep bir proje kıymetinde gördü. Tamamlanan kitap çalışmasını daha geniş kitlelere ulaştırmak için, bu çalışmanın üzerine bina edilerek hazırlanmış ve “görsel bir kitap” mahiyetindeki “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nı iki haftada bir sürekli bir program olarak vermeye başladı. Ayrıca zaman zaman akademik eğitim faaliyetlerinde de “Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı” ve “Risale-i Nur İzah Çalışmaları” hakkında sunumlar gerçekleştirdi. 2018 yılında ise Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı'nın temel/kaynak kitap çalışması, din araştırma dalında "Altın Kalem Yazarlık Ödülü"ne layık görüldü. Kitap çalışması ve eğitim programının yazılı ve görsel tüm içerikleri, notere onaylatılmış muvafakatname ile her türlü serbest kullanım, basım ve yayım hakkı tanınmasıyla; başta Risale-i Nur’a, Kur’ân’a ve İslam’a gönül vermiş herkese ve tüm insanlığa mal edilmiştir. (Muvafakatnameye ana sayfadaki "Telif Hakkı Bildirisi" isimli menüden ulaşabilirsiniz) Bu çalışmalardan haberi olanlardan ciddiyetle istediği ve Risale-i Nur’a gönül vermiş insanlara samimiyetle ifade ettiği şudur: “Kıymetsiz ve önemsiz şahsıma değil, bu çalışmalar vesilesiyle Allah’ın bir nimeti olarak harika bir şekilde ortaya çıkan hakikatlere önem veriniz ve onlara sahip çıkınız. Sizden tek istediğim budur.”

Bir Cevap Yazın

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.