KEŞİF YOLCULUKLARI: Farklı Mana Açılımlarıyla, İzahlı ve Görsel Destekli Risale-i Nur Eğitim Programı

Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı'nın Bilim Felsefesini Oluşturmaya Katkıda Bulunmayı Hedefleyen Akademik Eğitim Faaliyetleri

Hakikate Kör Noktadan Bakmak

Yorum bırakın

Hakikate Kör Noktadan Bakmak

Hakikate Kör Noktadan Bakmak

İman ve inkâr arasındaki ince çizgide mesele hep aynı kör noktada düğümlenir durur. Bir yaratıcıyı ve bilinçli bir yaratımı kabul etmek istemeyenin gözü, hakikate kör noktadan bakmaktadır denilebilir.

Baktığı kör noktada, aslında en basit zihinli biri tarafından fark edilip takdir edilebilen sanatlar, hikmetler ve nimetler gizlenir ve saklanır. “Evet, gözleri hasta olan, güneşin ziyasını[1] inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der”. Yani imanla ilgili bir mesele sadece aklî ve mantıkî değil. Yalnızca akıl ve mantıkla başlamıyor ya da bitmiyor. Ortada zaten kesinliği yüzde yüz olmayan bir mesele var. Ama gördüğünüz delillere göre, ortada görünen vaziyete bakarak bir karar vermeniz, bir çıkarım yapmanız gerekiyor. İşte ateistlerin bu çıkarımı kalplerinin hastalığından ve tabiatlarının bozukluğundan diğer seçenek yönünde yapmış oldukları, “Tabiat Risalesi Açılımları” kitabımızda yaptığımız detaylı tetkiklerimizin sonucunda çok açık bir şekilde ortada görünüyor. Oraya müracaat edebilirsiniz.

Hâlbuki bir eşyanın güzelliği, sanatlı bir şekilde işlenmiş olduğunu, faydalılığı ise hikmetle, yani bir irade ve maksatla yapıldığını göstermez mi hiç? Mucizeler diyarında bir seyahate çıkarak bu sorunun cevabını siz verin istiyoruz. (Aşağıdaki slayt gösterisinin tamamını incelemenizi tavsiye ediyoruz. Oklara tıklayarak ileri-geri gidebilirsiniz. Mobil versiyondan da görüntülenebilsin diye bir alta da çoklu resim galerisi olarak ekledik. Bu ikinci bölümde de ilk görsele tıklayıp slayt görünümünde “Tam boyutta gör” e tıklarsanız resimleri büyütebilirsiniz.)

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tam ihtiyaca göre verilen, umulmayacak şekillerde gönderilen leziz yiyeceklerde, nimetlendirme fiili nasıl görülmez ve bir nimetlendireni aratmaz? (Aşağıdaki görselleri tıklayarak büyük boyda görüntüleyebilir ve işhahınızı iyice açabilirsiniz.)

Güzellikten güzelleştirme fiiline, nimetten nimetlendirme fiiline intikal edemeyen bir zihin, güzelleştireni ve nimet vereni de göremez ve kabul etmez.

Yapılan işi göremeyen bir zihin elbette o işi yapanı da göremez ve kabul etmez. Peki yapılan iş ve işin ifade ettiği mana nasıl görülür? Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bu öyle gözle görülen, maddî ve elle tutulan bir şey değil. Mesela bir bardağa su doldurduğumuzu ve birine ikram ettiğinizi düşünelim. Bu bir ikram fiili değil mi? Hâlbuki yapılan şey, sadece elimizi uzatmak ve bardağı vermek. Ama bunun bir anlamı var. İnsan olduğumuz için, akıl ve kalp taşıdığımız için, makine olmadığımız ve sadece gözle çalışmadığımız için bu bir mana ifade ediyor. Nedir o mana? Soyut bir kavram: İkram fiili! Bu ne ile görülüyor, Allahaşkına siz kendiniz söyleyin. İpucu verdik zaten. Gözle görülüyor mu? Hayır. Ne ile görülüyor? Ya da ne ile takdir ediliyor, öyle soralım. Cevap: Akıl ve kalple takdir ediliyor. Başka bir şeyle değil. O fiil gözle görülüyor, akıl ve kalp ile de manası takdir ediliyor! Demek ki bunu görebilmeniz için hisseden bir kalp taşımanız lazım. Demek ki işleyen bir akıl sahibi olmanız lazım ki bu sonuçları çıkartabilesiniz. Risale-i Nur’da geçen çok meşhur bir vecizedir. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür.”[2] Manevî bağları ve soyut şeyleri görmez.

Yapılan bir işten, o işi yapan fiilin varlığına intikal edebilmek ve o fiilden, fiili işleyen birinin varlığını idrak edebilmek, ancak akıl ve kalbin görüp takdir edebileceği tamamen soyut bir kavram olduğundan ve çıplak gözle görülen, elle tutulan bir nesnenin varlığını bilmekten ayrı bir mana olduğundandır ki, iman etmek tamamen bir takdir ve nasip işidir.

Allah iman nurunu ve hidayet cevherini, ancak iradesini doğru yönde kullanana nasip eder. Fakat görünmeyene iman etmek (iman-ı bilgayb), imanın temeli olduğundan, deliller ne kadar kuvvetli de olsa, elle tutulup, gözle görülen bir şey olmadığından, hakikatin inkârı yine de mümkündür.  

Zaten dinin teklifi ve insanın imtihanının özelliği, iman hakikatlerinin ister istemez herkesin mecburiyetle kabul edeceği bir açıklık ve kesinlikte olmamasındadır. Yani hakikatin gerçekliğinin delilleri, hür iradeyle seçilebilecek derecenin ötesine geçmemeli, iradeyi kaldıracak kadar zorlayıcı olmamalıdır.

İman hakikatlerinin ilmen doğruluğu, mâkuliyeti ve kesinliği gösterilebilmektedir ve “evet, muhakkak böyle olmalı, başka türlü olamaz” dedirtecek özellikte bir kıvama sahiptir ve akla kapı açarak delillerle desteklenmektedir, fakat aklî çıkarımlara dayanan soyut bir hakikat mahiyetinde olduğundan, seçme hürriyeti olan irade ellerden alınmamış olur.

211Herkesin mecburiyetle kabul edeceği derecede zorlayıcı deliller ve mucizeler olsaydı, imtihan sırrı bozulurdu.

Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan farkı ortaya çıkamazdı.  

Risale-i Nur’da verilen güneş ve cam parçaları misali, büyük bir hakikati aklımıza yaklaştırıyor ve o misalin açtığı pencereden hakikati net görebilmek ve muhakeme etmek mümkün hale geliyor, hatta kolaylaşıyor. Kâinat yüzünde yaratılan her bir mevcudun, tabii olarak kendi başlarına meydana geldiğini iddia ediliyor. Eşya üzerindeki etkileri ve eserleri ile mevcudiyetleri görünen ilim, irade, hikmet ve kudretin büyük işlerine kaynaklık edenin, tabiat ve tabii kuvvetler olduğu söyleniyor.

O tabiatın ve tabi kuvvetlerin bilerek, görerek, düşünerek iş yapmaktan aciz oldukları gözle göründüğü; gerçek tesir sahibi ve hakiki işleyicinin varlığı da eserleriyle akıl gözüne göründüğü halde, sırf maddî göz ile görünmüyor diye o yaratıcının varlığı inkâr ediliyor!

Hâlbuki böyle bir inkâr ve öyle bir iddia gerektiriyor ki, o tabiatta ve tabi kuvvetlerde her şeyin her şeyini görecek, bilecek, düşünecek ve planlayarak karar verecek ve her şeyi idare edecek ve kâinatı yaratabilecek büyük bir kudret bulunsun ve o şekilde işlesin.

212Âdeta akan bir nehrin üstünde parlayan cam parçalarında ve su damlalarında görünen parlamaların, gökteki tek ve büyük bir güneşten geldiği düşüncesi inkâr edilirse ve o parlamaların kaynağının o parçalar olduğu iddia edilirse, her bir parça içinde ısısıyla, ışığıyla mevcut minik bir güneş bulunması lâzım geleceği gibi; eşyanın bir yaratıcı tarafından yaratıldığını inkâr etmekle ve tabiat tarafından yapıldığını iddia etmekle, o eşyanın yapılması için gerekli olan ve ancak bir ilahta bulunabilecek özelliklerin, tabiatın her bir parçasında bulunduğunun kabulü gerekiyor.

Bu misalin ifade ettiği hakikati çok iyi anlarsanız, her şeyi çözersiniz. Meselemizin her köşesi aydınlanır. Risale-i Nur’da çok sayıda yerde tekrar edilen bu misal basittir ama çok derindir. Çok özellikli ve bilimsel nitelikte bir misaldir aslında. Herkesin anlayabileceği kadar anlaşılır ama bir profesörün de hayret edeceği kadar derin bir misaldir. Çocuk da anlar bu misali ama bir profesörün de “İşte budur! Bu mesele en iyi böyle anlatılır” diyeceği kadar da harika ve mükemmel bir misaldir. Nehrin üstündeki cam parçalarında görünen parlamalar benzetmesiyle neyi kastettiğimizi, BBC Motion Gallery’nin “Tabiatın Muhteşem Dansı” isimli videosunu izleyerek çok daha iyi anlayabilirsiniz. Bu videoyu aşağıdan veya buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Aklın rahatça kabul edeceği kolay bir yolu, inat ve kasıt sebebiyle kabul etmeyen ve zor yolda gitmekte ısrar eden, hem bu yolun zorluklarına ciddi olarak müşteri olmaya gelince gözünü kapayarak düşünmeyi terk eden birinin, hakikat arayışındaki samimiyet ve ciddiyeti ne haldedir, basiretinize[3] havale ediyoruz.

Mutlaka kabul etmek zorunda kalacağımız somutlukta bir delil ve ispatın olmayacağı ve böyle bir şeyin beklenilmemesi gerekiyor imtihan sırrı ve gayba iman gereği. Aklın ister istemez mutlaka kabul edeceği derecede kesin ve maddesel bir delil yok. Çünkü akla kapı açılacak, fakat irade elinden alınmayacak ki, inanmanın bir ayrıcalığı olabilsin. Bilmediğimize, görmediğimize inanacağız hepimiz. Fakat elektrik akımının varlığını aklen görebildiğimiz gibi, aklımızın göreceği kesinlik içeren deliller elbette var.

75Bu noktada bir kavram tespitine ihtiyaç var. İspatlamaktan neyi anlıyoruz? İspatlamak ne demektir? Bir iddianın kesin bir delile sahip olması nedir?Akli delil ile somut gerçeklik arasındaki fark nedir? Öncelikle, bir şeyin somut ve görsel bir gerçekliği yoksa bile, akli bir delili ve ispatı pekâlâ olabilir.

İspat“, bir iddiayı delil göstererek doğruluğunu apaçık meydana çıkarmak manasını ifade ediyor. Şimdi imana temas eden konularda elinizle tutup gözünüzle göreceğiniz, deneysel biçimde doğruluğunu teyit edeceğiniz tarzda deliller yok.

Fakat bu noktadan hareketle ve böyle diye, bu meselelerin akla uygunluğunun olmadığını veya kesinlik içeren mantıki delillerinin bulunmadığını söylemek, hakikate karşı çok büyük bir haksızlık ve hata bir hüküm olur.

Burada vereceğimiz misal, çok yaygın kullanılan bir misaldir. Fakat meselenin mahiyetini ve temel mantığını anlamakta oldukça yardımcı olmaktadır. O yüzden bu misalin üzerinde önemle durulması gerektiğini düşünüyoruz.

76Şöyle düşünelim: Bir ressamın, perde arkasından, bize sadece kalemi görünecek şekilde çalıştığını farz ettiğimiz durumda, o resmi bir ressamın yaptığını nereden anlarız?

Ressam görüş alanımızın dışında diye, resmi boya ve fırçadan mı bilmeliyiz?

Hâlbuki incelediğimizde görürüz ki, o boyaların ve fırçanın kendi kendine işleme ve sanat kabiliyeti bulunmuyor. İşte bu durum bize, o sanat kabiliyetine sahip bir ressamı arattırır ve varlığını sanki görmüşüz gibi aklen kabul ettirir. 

77

Size soralım: Bu misalimize göre bir ressamın varlığının görsel ve maddesel bir delili, yani “deneysel anlamda bilimsel bir delili” olur mu? Elbette olmaz ve olamaz.

Çünkü deney ve gözlem sahanızın dışında bir etki edici var. Fakat böyle diye, o ortada görünen işi, gerçek etki sahibi olma özelliğini gösteremeyen ve o işi yapabilecek kabiliyet kendisinde bulunmayan nesnelere vermek, herhalde perde arkasında sanattan anlayan maharetli bir ressamın bulunduğuna hükmetmekten daha fazla bilimsel değildir.

Eşyanın üzerindeki sanat, gözle görülmeyen, ancak akıl ve kalple anlaşılabilen ve takdir edilebilen manevi, soyut bir gerçekliktir.

Her ne kadar maddesel ve görsel delilimiz mevcut değilse de, maddi gözümüzle gördüğümüz sanat eserinin varlığı, ressamın varlığına yeterince güçlü ve kesin bir delil niteliğindedir ve bu gözle görülen işin, yani sanat eserinin varlığının, ressamın varlığının doğruluğu için delil olarak kullanılarak ispatlanması yoluna gidilmesi, gayet kabul edilebilir ve akıl gözüyle görülebilir mantıki ispatlar özelliğindedir.

İşte bir yaratıcının varlığı hakkında, “eserden eser sahibinin varlığına intikal etmek” temelinde şekillenen aklî deliller de aynen bu özelliktedirler. Hem gayet güçlüdürler, hem akıl ve mantık uyumlulukları muhakkaktır; hem de kesinlik derecesinde ispat etme niteliğine sahiptirler. Bizim söylediğimiz ve iddia ettiğimiz budur. Dinin hakikatleri, teorik (nazarî) ve aklî delilleri olan ve delillerin birbirlerine kuvvet vermeleriyle ve zıtlarının imkânına ihtimal bırakmayan sağlamlılıklarıyla; mutlak gerçekliklerine hükmedilebilecek nitelikleri kendinde bulunduran, temel olarak nazarî (teorik) fakat netice itibariyle kesin hakikatlerdir.

İman hakikatlerinin gerçekliğine yönelik tümevarımsal mantıkî çıkarımların, bilimsel düşünceye ve bilimsel delillendirmeye uygunluğu ve yatkınlığı, bizce şüphesizdir.

[1] Ziya: ışık. Bu cümle, Risale-i Nur’un İşaratü’l-İ’caz isimli eserinde geçmektedir ve inkârcıların şüphelerinin, ancak kalplerinin hastalığından ve tabiatlarının bozukluğundan kaynaklandığını ifade etmek için kullanılmıştır.

[2] Risale-i Nur, Mektubât, Hakikat Çekirdekleri’nden.

[3] Basiret: Bir hakikati kalbiyle hissedip anlama ve kavrama.

Reklamlar

Yazar: Ediz Sözüer

Ediz SÖZÜER 1974, Ankara doğumludur. Gelir İdaresi’nde Gelir Uzmanı olarak görev yapmaktadır. “Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu: Risale-i Nur İzah Metinleri”, yazarın internet ortamında ücretsiz olarak yayınlanmış ve tüm çalışmalarının üzerine bina edildiği temel ve kaynak kitap çalışmasıdır. Deneme mahiyetinde kaleme aldığı Risale-i Nur izah metinleri ve Risalehaber sitesinde makale yazmakla başlayan yolculuğu, Risale Akademi’de sunulmaya başlanan görsel destekli ve akademik temelli “Tabiat Risalesi Açılımları Seminerleri”yle devam etti. Manevî bir ilim hazinesi olan Risale-i Nur eserleri içindeki Kur’ânî hakikatlerin insanlığa mal edilmesinde ve toplum olarak muhtaç olduğumuz zihinsel dönüşümün gerçekleşmesinde önemli bir katkıda bulunma kabiliyetinin bulunduğuna inandığı kitap çalışmasını, hep bir proje kıymetinde gördü. Tamamlanan kitap çalışmasını daha geniş kitlelere ulaştırmak için, bu çalışmanın üzerine bina edilerek hazırlanmış ve “görsel bir kitap” mahiyetindeki “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nı iki haftada bir sürekli bir program olarak vermeye başladı. Ayrıca zaman zaman akademik eğitim faaliyetlerinde de “Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı” ve “Risale-i Nur İzah Çalışmaları” hakkında sunumlar gerçekleştirdi. Bu çalışmalardan haberi olanlardan ciddiyetle istediği ve Risale-i Nur’a gönül vermiş insanlara samimiyetle ifade ettiği şudur: “Kıymetsiz ve önemsiz şahsıma değil, bu çalışmalar vesilesiyle Allah’ın bir nimeti olarak harika bir şekilde ortaya çıkan hakikatlere önem veriniz ve onlara sahip çıkınız. Sizden tek istediğim budur.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s