KEŞİF YOLCULUKLARI: Farklı Mana Açılımlarıyla, İzahlı ve Görsel Destekli Risale-i Nur Eğitim Programı

Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı'nın Bilim Felsefesini Oluşturmaya Katkıda Bulunmayı Hedefleyen Akademik Eğitim Faaliyetleri

“Meşru Demokrasi” Ruhu Şeriattandır; Hayatı da Ondandır!

3 Yorum

“Meşru Demokrasi” Ruhu Şeriattandır; Hayatı da Ondandır!

Bilgi Notu: Makale içinde “meşru” kelimesi, “şeriata uygun, şeriat dairesinde, şeriata aykırı olmayan” manalarında kullanılmıştır.

“Ruh-u meşrutiyet (şimdiki tabiriyle ve aynı manayı padişahsız ve daha mükemmel karşılayan şekliyle demokrasi) şeriattandır; hayatı da ondandır.” (Münazarat, Said Nursi)

Bazı radikal düşünceye sahip insanların, hatta Risale-i Nur birikimine sahip olan bazı kesimlerin, demokrasiyi sanki çok kötü bir şeymiş gibi veya küfür rejimi olarak göstermeye çalışmaları ve bunu Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur üzerinden yapmaları nedeniyle bu çok önemli yazı içeriğini kaleme alma ihtiyacı hissettik. Deniliyor ki “meşrutiyet başka, demokrasi başkadır ve Bediüzzaman demokrasiyi savunmamıştır. Şeriata uygun olan yalnızca meşrutiyettir.”

Öncelikle bu çok asılsız ve komik bir iddiadır. Meşrutiyet ile demokrasi farklı şeyler elbette. Meşrutiyet: Kral ya da padişahın yanında halkın da devlet yönetimine katılmasıdır. Demokrasi ise: Halkın kendi kendini yönettiği devlet şeklidir. Yani meşrutiyette bir padişah gerekiyor. Padişahı çıkarınca demokrasi oluyor. (ikisi arasındaki temel farka dikkat çekiyoruz, yoksa meşrutiyette padişah gidince hemen demokrasi gelmiyor elbette) Fakat bu temel tanımlara göre soruyoruz: “Demokrasi padişahsız bir meşrutiyetten (yani halkın gerçek manada yönetimde söz sahibi olup kendi kendini yönetmesinden) başka nedir ki?”

Artık herkes anlasın istiyoruz ki, demokrasi yalnızca bir yönetim şeklidir. Bir sistemdir, bir yönetim aracıdır, alettir. Şeriat ve İslâm kaidelerinin hâkim kılındığı bir demokrasi de gayet rahatlıkla olabilir ve olur. Şu an itibariyle bu kaidelerin uygulanmaması demokrasiyi kötü yapmaz. Demokrasi kullanışlı bir alet gibidir. Nasıl kullanırsanız öyle anlam kazanır. Televizyon gibi. İyi-kötü programlar seyretmek sizin iradenizdedir. Veya bıçak gibi. Yemek yapmak için de öldürmek için de kullanabilirsiniz. Tercih tamamen size ait. İnsanlığın şu an itibariyle ulaştığı en ileri yönetim sistemine suçu atmak ve kötülükleri ve şeriata zıt işleri ondan bilmek ise acizlik ve muhakemesizliktir.

Öncelikle demokrasi, padişahsız meşrutiyettir. (yani temel farkları budur.) Demokrasinin kökleri meşrutiyettedir. Demokrasiyi inkâr etmek isteyen, ya meşrutiyeti de inkâr etmeli veya bu açık gerçeği görmelidir. Bu açık gerçek görüldükten sonra ise, “meşru” (şeriat dairesinde) kaydıyla padişahsız bir yönetimin (yani meşru demokrasinin) aynı manayı (Bediüzzaman’ın kabul ve müdafa ettiği meşruta-yı meşrua’dan) daha mükemmel bir şekilde karşıladığını fark edeceksiniz.

Demokrasiye küfür rejimi demek, çok önemli bir kategori hatası yapmaktır. Ve televizyondaki bir programda inkâr sözleri işittiğinizde, televizyona küfür aleti veya kâfir demekten farksızdır. Çünkü nasıl ki televizyon bir cihazdır ve cihazların dinî inançları olmaz. Hangi programı yüklerseniz onu gösterirler. Aynen bunun gibi, demokrasi de bir yönetim sistemidir. Yönetim sistemlerinin dinleri olmaz. Küfre girmez, imandan çıkmazlar. Hangi temel kaideleri yüklerseniz ve nasıl uygulamalarda bulunursanız, (âdeta kabın şeklini alan su gibi) ona göre şekil alırlar.

Diyorlar ki: “Batılı siyaset bilimcileri bile demokrasinin bir ideoloji olduğunu söylüyorlar.”

Buna karşılık deriz ki:  Böyle bile olsa, kendi kavramlarımızı nasıl tarif edip üreteceğimizi onlar mı bize dayatacaklar? Bakınız, Evrim Teorisi de bilimsel olmaktan çok ideolojiktir ve ateist ideolojinin elinde bir alet olmuştur. Üstelik bilim adına ve bilimsel gerçek olarak sunulmuştur. Şimdi böyle diye biz bilimi ateist ilan edip, bilime düşman mı olalım? Kendi yaklaşımlarımızla bilim yapmayalım mı?

Bizim tarif, tatbik, tasavvur ettiğimiz ve yorumladığımız şekliyle, şeriat dairesinde hayat bulacak ve şeriat kaideleri ve temel ilkelerinin aynen kabul gördüğü bir “Meşru Demokrasi”de elbette diğer demokrasi uygulamalarındaki sorunlar söz konusu olmayacaktır.

Bir de şu var ki, şeriat kaidelerini tatbik etmemek ve uygulamamak, inkâr etmek manasına gelmez. Sadece (belki şartların öyle gerektirdiği düşünülerek veya ihmal edilerek) uygulanmıyor. Kişilerin bu konudaki olumlu-olumsuz itikadı ise kendi tercihleriyle ilgilidir. Devlet idaresine herhangi bir şekilde itikad noktasında temas etmez. (Zaten devlet denen şey soyut bir kavram olduğu ve dinen mükellef sayılan canlı bir insan olmadığı için, böyle bir şeyin pratikte imkânı yoktur.)

Esas itibariyle meşhur “Devletin dini, din-i İslâm’dır” ibaresini de, o devlette yaşayan topluluğun çoğunluğunun ortak kabullerinin bir ifadesi olarak tasavvur etmek gereklidir. Yani o devlette İslâm’ı kabul ve tasdik eden insanlarca, İslâm’ın sosyal hayata, devlet ve hukuk düzenine bakan temel kaide ve kurallarının uygulanmasının geniş ölçekli bir kabulünün ifadesidir. Elbette ideal olan da budur. Fakat bu konuda eksiklik veya aksaklıklar varsa, insanların itikadına ve yönetim sistemine kabahat bulmamalıyız.

Aynen televizyona kabahat bulmayan, sadece uygunsuz programların değişmesi gerektiğini bilen ve bunu da ancak bizlerin yapabileceğinin farkında olanlar gibi…

Not: “İnsanların itikadına kabahat bulmamalıyız” derken şunu kastediyoruz: Şeriat kaidelerini şahsen kabul ve tasdik ettiği halde, mevcut düzendeki bir partiyi tercih ederek oy kullanan birini, şirke ve küfre düşen biri olarak görmek saçmalığından bahsediyoruz. Yoksa elbette bir Müslüman ve bir mümin İslâm’ın şeriat kaidelerini kabul ve tasdik etmekle mükelleftir.

“Yönetim Sistemi” ile “Rejim” arasındaki farkı da iyi anlamak gerekli. (tabi “uygulamaları” da ayrı bir yere koymak gerek)

Bir araba motorunu düşünelim. Motoru bir araya getiren tüm parçalar bir sistem oluşturur. Ancak sistemin varlığı, arabayı çalıştırmak için yeterli değil. Arabanın çalışması için sistemi harekete geçirecek bir kurallar dizisine ihtiyaç var. Hareketi ilk hangi parça başlatacak? Piston mu, sübaplar mı, silindir mi? Hareketi kim devam ettirecek; hangi parça, kime ne zaman pas verecek? Bujiler yakıtı ne zaman ateşleyecek? Krank mili ne zaman devreye girecek?

Araba motoru hükümet sistemiyse, motorun çalışma mekanizması da rejimdir.

Hükümet sistemi, devletin gücünün hangi parçalara ayrıldığıyla ilgilidir; rejim ise bu gücün parçalar tarafından nasıl ve hangi yoğunlukta kullanıldığıyla.

“Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle, vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka “cumhuriyet” namı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla sefahet-i mutlaka “medeniyet” ismini vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.” Şualar ( 287 )

“Rejimi reddetmek ne vazifemizdir, ne de kuvvetimiz var ve ne de düşünüyoruz ve ne de Risale-i Nur izin veriyor. Fakat biz kabul etmiyoruz, amel etmiyoruz, istemiyoruz. Red başka, kabul etmemek başkadır, amel etmemek daha başkadır.” Kastamonu Lahikası ( 265 )

“Kabul etmiyoruz” ifadesini, bu uygulamayı ve yönetim sisteminin böyle kullanılmasını kabul etmiyoruz olarak anlamak gerek. Bir önceki paragraftaki ifadeler de hükmümüzü teyid ediyor. Yoksa aynı mantıkla cumhuriyet eşittir istibdat-ı mutlak demek lazım gelir. Halbuki değil.

Zaten yönetim sisteminin uygulama şekli olan rejim bile ifade edildiğinden (yani mesela laiklik, ifade edildiğinden -din-devlet işleri ayrımı olan tanımından- farklı olarak pratikte din düşmanlığı olarak uygulanıyor) farklı olarak irtidad-ı mutlak olarak kullanılıyor ki “rejim altına almakla” diyor. Yoksa “irtidad-ı mutlak olan rejim” demesi gerekirdi.

Ayrıca rejim, söylenildiğinden -mesela laiklik din-devlet işleri ayrımı olan tanımından- farklı olarak pratikte din düşmanlığı olarak uygulansa bile, bırakın yönetim sistemine, rejime bile dinden çıkmaktır denmez. Üstadımız da “irtidad-ı mutlakı rejim altına almak” diyerek uygulamaları kastetmiştir. Yoksa “irtidad-ı mutlak olan rejim” demesi gerekirdi. Yani bırakın yönetim sistemine, rejime bile o ibareyi (yani dinden çıkmaktır vs) kullanmıyor. (Evet, din işlerinin devlet işlerinden ayrılması rejimini kabul etmiyor ve pratikteki uygulamalarını ise kesinlikle tasvip etmiyor fakat yönetim sistemiyle asla bir derdi yoktur diyebiliriz rahatlıkla)

Evet, vurgulamakta fayda var: “İmtisâl etmemek (uymamak, tatbik etmemek), inkâr etmek demek değildir.” Uygulamadaki eksiklikler ve ihmaller ile istenen ideal şartlarda şeriat kaidelerine tam tamına uygunluğun olmaması, yönetim şeklini küfür rejimi haline getirmez. Devlet yine İslâm devletidir.

Şu anda kullanabileceğimiz İslamî bir yönetim sistemi yok. Demokrasiye karşı şeriatı savunanlar ve bu ikisini birbirine düşman zannedenler çok iyi bilmelidirler ki şeriat, yönetim sistemi değil, temel ilke ve kurallar bütünüdür. Bu nedenle “şeriatla yönetilmek” tabiri dahi yanlıştır. Ancak “şeriat ilkelerinin kabul gördüğü ve tatbik edilmeye çalışıldığı bir yönetim sistemi”nden söz etmek mümkün olabilir. (Bu manayı karşılayan ve özel olarak bunun için tasarlanmış, modern ve içinde bulunduğumuz zamanın ihtiyacını karşılayacak gelişmişlikte bir İslamî yönetim sistemi ise ortada görünmemektedir.)

Yönetim şeklinin ne ve nasıl olacağı ise İslamiyet tarafından ne tavsiye edilmiş, ne de ortaya koyulmuştur. Hatta ucu tamamen açık bırakılmıştır ki, kıyamete kadar içine girdiği kabın şeklini alan su gibi olan şeriat ilkeleri, her zaman ve mekânda hayat bulabilsin.

Hatta bu nedenledir ki, saltanat idaresinin İslamî olduguna dair fetvalarla Osmanlı devleti idare edilmiştir. (Tabi İslamiyetteki insan eşitliği göz ardı edilmiştir. Çünkü Peygamberimizin tabiriyle insanlar tarağın dişleri gibi eşittirler.) Yüzlerce yıl önceki padişahlık döneminin mevzuat ve yönetim sistemini de kullanacak da değiliz değil mi?

Bize günümüze hitap edecek bir yönetim sistemi alternatifi ve modeli ortaya koyamayan, şeriatın temel ilkelerinin aynen korunduğu ve uygulanacağı “meşru demokrasi” fikrimize de karşı çıkmamalı.

Hem burada çok önemli bir temel bilgiyi vermek istiyoruz: Şeriat, ilahî kanun demektir. Bu kavramın terim manası, din ile eş anlamdadır. İnsanların davranışlarını düzenleyen ibadet ve ahlak kuralları yanında inanç esaslarını da içerir. Ayrıca sosyal ve siyasî hayata temas eden ana prensipler de içinde dâhildir. “Şeriat, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir.” (siyasetle ilgilidir) (Risale-i Nur, Divan-ı Harb-i Örfî) Siyasetle ilgisi ancak yüzde bir oranında kalan ve daha çok evrensel manada insanî, hukukî, imanî, ahlakî ana prensipleri ortaya koymaktan ibaret olan şeriat, manası doğru bilinmeyen veya suistimal edilen bir kavram olmuştur.

Şimdi Bediüzzaman’ın “Makâlât” adı altında yayınlanan meşhur makalelerinden “Yaşasın Kur’an-ı Kerim’in Kanun-u esasileri!” başlıklı makaleyi açalım ve bakalım makalenin ikinci paragrafı nasıl başlıyor: “…Cumhuriyet ve demokrat manasındaki meşrutiyeti…” 1909 tarihli bu makale (ki bu sadece bir tane örnektir, böyle çok var) 1951 yılında Üstadımızın tashihinden geçerek neşredilmiştir. Yani Üstadımız meşrutiyet kavramı üzerinden geliştirdiği hürriyet ve şeriata uygun meşrutiyet kavramlarını, daha sonraki yıllarda aynen demokrasi ve cumhuriyet için kullanmış ve devlet yetkililerine bu konuda çok sayıda mektup yazmış. Evet, genellikle cumhuriyet ifadesini kullanmıştır ama herhalde bunun demokratik olmayan bir cumhuriyet olduğunu düşünmemiz için hiçbir mâkul sebep yoktur. Demokratik cumhuriyetin kastedildiğine ise sayısız gösterge ve delil vardır. Çünkü Üstadımızın meşrutiyet-i meşruasını tarif ettiği Münazarat eseri, akademik camiada “eşsiz bir demokrasi manifestosu (bildirisi)” olarak görülmektedir ve öyledir de. Hatta demokrat nur talebeleri imzalı mektupları Risale-i Nur’un içine almıştır. Ve elbette Üstadımız sistemdeki kötüye kullanımı ve İslâm kaidelerine zıt tatbikatı eleştirmiş, Kur’an’ın kaidelerine uygun tatbikat ve icraat için idarecileri yönlendirmiş, teşvik etmiş, ikaz etmiş, nasihatta bulunmuştur.

Ayrıca bir de şu var tabi. Üstad Bediüzzaman’ın tarif ettiği meşruta-yı meşrua (meşru, şeriat kaidelerine uygun meşrutiyet) ise, şimdiki klasik demokratik cumhuriyetten çok daha ileri bir mertebedir. Biz bunu istiyoruz ve buna taraftarız ve Üstadımız gibi diyoruz “Yaşaşın meşruta-yı meşrua! Yaşasın şeriat-ı garra! Şeriat âleme gelmiş, ta istibdadı (baskıyı, zulmü) ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin. Herhangi bir nutuk irad ettimse, her bir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, burhan-ı kat’î ile (kesin delille) ispata hazırım. Ve dedim ki: Asl-ı şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrutiyet-i meşrûadır. Demek meşrutiyeti, delâil-i şer’iye  ile (şeriatca kabule layık delille) kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklîdî ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim. (şeriata aykırı olarak algılamadım) Ve şeriatı rüşvet vermedim.” (Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Divan-ı Harb-i Örfî adlı eserinden)

Sual: Şimdiki meşrutiyet, istibdat (baskı) nerede? Onların harekâtı nerede? Hilâfet, saltanat nerede? Nasıl tatbik ediyorsun? Yekdiğerine musâfaha ve temas ettiriyorsun, aralarında karnlar ve asırlar var?

Cevap: Meşrutiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdadın esâsı, kuvvet şahısta olur, kanunu kendi keyfine tâbî edebilir, hak kuvvetin mağlûbu. Fakat, bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas (elbise) giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın, istibdat galebe ettiği vakit tamamen hükmünü icrâ etmiş, meşrutiyet mağlup olduğu vakit mahvolmuş. Kellâ! Kâinatta gâlib-i mutlak hayır olduğundan, pekçok envâ ve şuubât-ı heyet-i içtimâiyede (sosyal hayatın pek çok dairelerinde) meşrutiyet hükümfermâ olmuştur. Cidâl berdevam, harb ise sicaldir. (yani mücadele devam etmektedir, bazan galibiyet ve bazan mağlubiyet ile.)

Sual: Bazı adam, “Şeriata muhâliftir” (aykırıdır) diyor?

Cevap: Ruh-u meşrutiyet, şeriattandır; hayatı da ondandır. Fakat ilcâ-i zarûretle (zamanın, şartların gereklilikleri noktasında) teferruat olabilir, muvakkaten muhâlif düşsün. Hem de, her ne hâl ki, meşrutiyet zamanında vücuda gelir! Meşrutiyetten neş’et etmesi (kaynaklanması) lâzım gelmez. Hem de, hangi şey vardır ki, her cihetle şeriata muvâfık (uygun) olsun; hangi adam var ki, bütün ahvâli (halleri) şeriata mutâbık (tam uygun) olsun? Öyle ise şahs-ı mânevî olan hükûmet dahi mâsum olamaz; ancak Eflâtûn-i İlâhînin medîne-i fâzıla-i hayaliyesinde mâsum olabilir. (ancak Eflatun’un ideal, hayalî medeniyetinde herşey kusursuz olabilir) Lâkin, meşrutiyet ile sû-i istimâlâtın ekser yolları münsed olur (kapanır); istibdatta ise açıktır. (Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat)

“Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun…” diyor Bediüzzaman. Hürriyet ile şeriatı nasıl bağdaştırabiliriz?

“Hürriyetin şe’ni odur ki: Ne nefsine, ne gayriye zararı dokunmasın.”

“Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.”

Yani “Yaşasın şeriat ile edeplenmiş hürriyet!..” demek lazımdır.

“Sual: Şimdi çok hilâf-ı şeriat (şeriata uygun düşmeyen) şeyler yapılıyor.

Cevap: Bence, muhâlif-i hakikat-i şeriat olan şeyler meşrutiyete dahi muhâliftir, ya günahlarıdır veya ilcâ-i zarûrettir. (zamanın, şartların gereklilikleri noktasında olan şeylerdir) Farzediniz, şu siyaset (şeriata) muhâlif (aykırı) olsun, yine telâşa mahâl yoktur. Zira, Şeriat-ı Garrânın bin kısmından bir kısmıdır ki, siyasete taallûk eder. O kısmın ihmâliyle, şeriat ihmâl olunmaz.

Evet, imtisâl etmemek (uymamak, tatbik etmemek), inkâr etmek demek değildir. Hem de, Devlet-i Osmâniyeye tâbî olan İslâmların on beş misli İslâmlar, sırf siyaset-i ecânib altındadırlar. Onların dinlerine zarar gelmez; nerede kaldı ki, şu hükûmette—ki; kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm; üssü’l-esas-ı siyaseti de şu düsturdur: Bu devletin dini, din-i İslâmdır; şu esası vikaye etmek vazifemizdir. Çünkü, milletimizin maye-i hayatiyesidir.” RNK-İlk Dönem Eserleri/461 

Yani nasıl ki şeriata uygun, meşru bir meşrutiyet tasavvur edilmiş ise, meşrutiyetin padişahsız ileri versiyonu olan demokrasinin de, ancak şeriat kaidelerine uygun ve uyumlu şeklini kabul ederiz ve doğru görürüz. Ve fakat bazı eksikliklerle ve uygulamalardaki yanlışlıklarla esas mana değismez. Üstad Bediüzzaman’ın yepyeni bir yorum getirdiği halk idaresinde şeriatın temel kaideleri tamamen ana esastır. Burada çok incelik var. Dikkat lazım.

Uygulamadaki eksiklikler ve ihmaller ile istenen ideal şartlarda şeriat kaidelerine tam tamına uygunluğun olmaması, yönetim şeklini küfür rejimi haline getirmez. Devlet yine İslâm devletidir. Dar-ül harp ise hiç değildir. Bu kavramlar ve çıkarımlar Üstadımızın 90 senelik hayatında ve eserlerinde şekillenen yorumları ve içtihadıdır. Evet, Üstadımız bir şeyi tamamen red veya kabul yoluna gitmez. Hakikat de bunu gerektirir. Doğru ve iyi yönleri kabul ve tasdik eder, yanlış ve kötü yönleri ise eleştirir ve tasvip etmez. Meşrutiyet, hürriyet, demokrasi ve cumhuriyet konularında da yaklaşımı hep bu yönde olmuştur ve böyle de olması aklın ve basiretin gereğidir.

“Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer’iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. (güzel karşılayınız, güzelce kabul ediniz) Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz.” RNK-İlk Dönem Eserleri/386

“Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım.” RNK-İlk Dönem Eserleri/388

“Meşrutiyeti, meşruiyet (şeriat kaidelerine uygunluk) unvanı ile telâkki (kabul) ve telkin ediniz. Ta yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. (kayıt altına alınız, sınırlayınız) Zira câhil efrad (ferdler) ve avam-ı nas (halk tabakası) kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih (gayr-ı meşru hayata müptela) ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Ta ki namaz sahih ola. Zira, hakaik-i meşrutiyetin (meşrutiyet hakikatlerinin) sarahaten ve zımnen (açıkça ve örtülü olarak) ve iznen dört mezhepten istihracı (çıkarılmasının) mümkün olduğunu dâvâ ettim.” RNK-İlk Dönem Eserleri/388

Şeriat; hukuk ilkeleri, temel prensipler ve genel kuralları içerir. Başlı başına bir yönetim sistemi değildir ve açıkçası İslâmiyet’in temel esas ve kurallar haricinde önerdiği ve getirmiş olduğu bir yönetim sistemi de yoktur. Bu ise insanlığın gelişimi boyunca ona eşlik edecek olan ve kıyamete kadar hükmü devam edecek bir kurallar bütününün tam da olması gerekli şeklidir. Artık birilerinin bir yönetim sistemi olan demokrasi ile dinle, ilahî kanunla aynı manaya gelen şeriat kavramının ancak yüzde birini ifade eden ve siyasete temas eden “uygulama esasları ve temel kaideler topluluğu” mahiyetindeki şeriat hükümlerini kıyaslamaktan vazgeçmesi gerekir. Bir yönetim sistemi ile uygulama esasları birbiriyle kıyaslanmaz ve birbirinin alternatifi de, rakibi de olamaz zaten. Yönetim sisteminin tatbikatında ve mevzuatında bulunan aksaklıklar, yanlışlıklar ve eksiklikler ve dahi şeriatın temel ilkelerine aykırılıklar (eğer varsa), yönetim sistemi kötülenmez ve o kusurlar o sistemden bilinmez. Mevcut eksikliklerin düzeltilmesi yoluna gidilir. Şeriat adına demokrasiyi kötülemek ve ondan vazgeçmek ve inkâr etmek, televizyonda uygunsuz programlar çıkıyor diye televizyonu kaldırıp çöpe atmaktan farksızdır.

Evet, yazımızda yer alan detaylı izahlara rağmen konunun anlaşılmasında zorluk çekilebiliyor. Daha açık olalım: Demokratik sistem içinde şeriatın temel kaide ve kurallarına aykırı olan uygulamaları veya yasa hükümlerini biz de kabul etmiyoruz ve fikren doğru bulmuyoruz. Fakat biz diyoruz ki: “Bunda demokrasinin suçu ne?” Siz talep ve teklif edersiniz, çoğunluk tarafından kabul görürse bu yanlışlıkları ve eksiklikleri doğrularıyla değiştirirsiniz. Sistem ayrı bir şey, o sistem içinde insanların kendi elleriyle getirip kabul ettikleri ve şeriat kaidelerine aykırı uygulama ve kurallar ayrı bir şey.

Şimdi birileri belki diyecek ki, “Hiç olur mu öyle şey? İlahî hükümler oylanır mı?”

Deriz ki: Din bir tekliftir. Herkesin kabul etmek mecburiyeti yoktur. Zorla kabul ettirmeye kalkarsanız da kâfirden münafığa çevirirsiniz. Bu daha zararlıdır. Ayrıca çoğunluğun İslâm kaidelerine tam inanıp yaşamadığı bir yerde, bu hükümlerin devlet eliyle ve zorla yürürlükte olmasının da bir anlamı ve faydası yoktur. Bilakis zararlıdır. Çünkü münafık üretir. O halde yine bu hükümlerin çoğunluğun kabulüyle hayata geçmesi, İslâm’ın menfaatinedir. Nasıl ki ilahî bir emir olan iman etmek, namaz kılmak kişinin kendi iradesiyle karar vereceği bir iş ise ve imtihan sırrı ve dinin teklifi bu serbestiyet ve hürriyeti gerektirirse; aynen öyle de büyük bir insan olan toplumun da, şeriat hükümlerinin tatbikini en azından çoğunluğun kabulüyle kabul etmesi, bizce İslâmiyet açısından da gayet mâkul ve uygundur. Bu konuya iddiamızı ispatlayan kuvvetli delillerle tekrar döneceğiz.

Şer’i hükümlerin bir ülkede tatbik edilmemesinin, o ülkenin idaresini küfür idaresi ve idarecilerini ve o idareye oy verenleri de kâfir yapmayacağını “tatbik etmemek, uygulamamak inkâr etmek değildir” kaidesiyle ortaya koymuştuk. Buna ilaveten şunu da diyebiliriz: Nasıl ki bir memlekette yaşayan insanlar, yaşadıkları yönetim biçimini ve kendilerini idare edecek insanları seçme hakkına sahiptirler. Aynen öyle de, demokrasinin temel kabulleri gereği, şeriat hükümlerinin de kamu düzeninde belirleyici bir yerinin olmasını tercih eden ve çoğunluğu teşkil eden bir insan topluluğunu da bu haklarından mahrum bırakmanın uygun düşmeyeceğini söyleyebiliriz. 

Biz şeriatı kabul ve tasdik ediyoruz. İnsanlığın muhakkak o ilahî kanunlara ihtiyacı vardır. Ancak onları kabul ve tasdik etmekte insan hürdür. İradesiyle buna karar verir ve vermelidir. İşte istenen sonucu verecek de yine demokrasidir, başka bir şey değil, biz bunu diyoruz. Şimdi “Ümmetin hâkimiyet hakkı yoktur ve yasa koyma hakkına da sahip değildir!” şeklindeki deli saçması hezeyanlara mükemmel bir cevap içeren bir yazıdan bölümler paylaşacağız:

“… karar vermeyi yani tercih etmeyi ve uygulamayı insana vermediğiniz zaman imtihan ortadan kalkmış olur. O zaman da insan mesul olmaz. İşte burada biz de diyoruz ki; ‘Hiyerarşinin en üst noktasına beşer iradesini koyan bir rejim’ tam da İslâmi bir rejimdir. Onun adı da demokrasidir. Yani her aşamada (yöneticilerin seçilmesinde, seçim şeklinde, seçilen yöneticilerin ülkeyi yönetmesi için oluşturulacak yasaların yapımında) insan iradesinin öne çıkarılması Allah’ın imtihan için bir tercihidir. Elbette insan önce iman etmeye karar verecektir, karar verdikten sonra da iman edecektir, iman ettikten sonra ise inandığı dinin emirlerini hayatında tatbik etmeye çalışacaktır. Bütün bu aşamalarda hür olmalıdır ki, mükâfat veya mücazat görsün. Bunu takviye için Üstadımız şunu söylemiştir. ‘Hürriyet Rahman’ın hediyesidir.’ Yoksa ‘herkesin buna uyması emir ve cebir ile sağlanmalı’ hükmü ve tarzı ortaya çıkar ki, böyle anlayıp uygulayanlar ise biz biliyoruz ki DAEŞ’tir, El-Kaide’dir. İslâmî sisteme aşama aşama geçilecektir ve bu da zorla değil, ikna ve ispat yoluyla olacaktır. Demokrasi içerisinde kalınarak olacaktır. O sistemin de şekli bellidir. Üstadın Sünuhat isimli eserinde izah edilmiştir. O da iki Meclisli bir sistemdir. Seçimle gelen cumhurbaşkanı ve seçimle gelen Millet Meclisi ve bunların müftüsü durumunda “Yüksek İslâm Şurası”dır. Birinci meclis (parlamento) bugünkü gibi kanunları yapar ama ikinci meclis ise müftü makamındadır, fetva verir. Kanunların İslâm’a uygunluğunu tartışır ve sonuca bağlar. Ama bağlayıcı değildir. Son irade milletindir ve onun misal-i mücessemi (somut bir aynası) olan meclisindir. İsmin önemi yoktur, önemli olan uygulama şeklidir.” (Sn. Nurettin Huyut’un yazısından alıntıdır.) 

Üstadımızın dediği gibi bizler de asla şeriatı rüşvet vermeyeceğiz ve delil ile halkın kendi kendisini idare etmesinin İslâmiyet’e uygunluğunu ifade edeceğiz. Fakat elbette temel şeriat kaideleri tavizsiz bir esastır. Demokrasinin kazanması şeriat ideallerine hizmet eder ve en nihayetinde varacağı ideal nokta bu olacaktır. Biz böyle görüyoruz. Üstadımız da aynen bu şekilde bir ufuk çizgisi çizmiştir bize. “İnşaallah o Ahrarlar (demokratlar) istibdad-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklar “ sözünü ve müjdesini lütfen hatırlayalım.

Önce hürriyet gelecek ve daha sonraki aşamada şeriat dairesi’ndeki kâmil manadaki gerçek hürriyet gelecek. Uygulamalardaki yanlış ve eksiklikler sisteme mal edilemez. Çünkü içini siz dolduruyorsunuz. Demokrasi bir yönetim sistemidir. Meşrutiyet, demokrasiden daha fazla şeriata uygun değildir. Bilakis demokrasi İslâm’ın ruhuna çok daha uygundur. Çünkü padişah yoktur. Herkes eşittir. Fakat tatbikat, mevzuat vesair icraatleri insanlar yapmaktadır. Nasıl yaparlarsa öyle olur.

MEŞRUTİYET Mİ, YOKSA “MEŞRU DEMOKRASİ” Mİ ŞERİATA DAHA UYGUNDUR?

Aslında ciddi bir problem şu ki: Bizde bir aşağılık kompleksi var, başkaları kavramlarla istedikleri gibi oynar, değiştirir, günceller, kendilerine göre uyarlar, üretir ve kullanır. Bizde böyle bir şey yapmaya gelince “Aaa.. Hiç olur mu? Biz üretemeyiz. Ancak bize sunulanı kullanırız, taklid ederiz.” Hâlbuki cevap çok basit: “Yaparsan pekâlâ olur.” Sanki 1900’lerin başında Üstad Bediüzzaman’ın yaptığı bundan farksız mıydı? İyi de aradan 100 küsur sene geçmiş gitmiş. Meşrutiyet de, padişah da kalmamış. Hâlâ meşrutiyet üzerinden kavram üretecek değiliz değil mi? “Meşru” kaydımızı koyarız, kavramlarımızı bunun üzerinden üretiriz. Açıkçası bunda bir sorun göremiyoruz. Fakat buna rağmen birileri kabulde zorlanıyorlar. Her ne ise…

Biz burada kavramları karıştırmıyoruz, yeniden tanımlıyoruz. Biz kendimize ve İslâm’a uygun kavramlar geliştirip, mevcut kavramları da dönüştürerek bu yöndeki “meşru demokrasi” yorumumuzdan ve bir sistemi sadece alet olarak kullanmaktan bahsediyoruz. Zaten demokrasi ve meşrutiyet kavramları teorik olduklarından su gibi, içlerine girdikleri kabın şeklini alırlar. İşte o kap da, sizin benimsediğiniz temel kaideleriniz ve tatbikatınızdır. Burada şöyle bir mesele var. Bu anlaşılmıyor. Üstadın zamanında da meşrutiyetin uygulama ve mevzuatında şeriata uygun olmayan birçok noktalar vardı ki, Üstadımız mecburiyet tahtında “meşru meşrutiyet” kavramını geliştirdi. Burada anlaşalım önce.

Sultan Süleyman Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: ‘Hilâf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse yüz senede temizleyemez.’ (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lem’a.)

“Hiyerarşinin en üst noktasına beşer iradesini koyan bir rejim ne kadar İslâmî olabilir?” denilerek demokrasi eleştiriliyor. Fakat yine (diğer izah ve delillerimize ilaveten) şunu tespit etmemiz gerekli. Şimdi demokrasi ilahî kökenli bir yönetim sistemi değil. Beşerî bir sistem. Pekala soruyoruz:
 
Allah size insaf versin. Meşrutiyet ilahî kökenli bir yönetim sistemi mi? Şeriat kaynaklı mı? Üstad meşrutiyete ilahî kaynaklı olduğu için mi şeriat namına sahip çıktı ve alkışladı? Ne çabuk unutuldu ki meşrutiyet; Avrupa’dan devşirme ve şeriat ve padişahlık ile kaynaştırılarak ve yeniden yorumlanıp dönüştürülen bir sistem ve kökeni de yine beşerî.
 
Acaba içinde ve uygulamalarında şeriata aykırı şeyler bulunan, kökeni de demokrasi gibi beşerî olan, hem içinde İslâm’ın insan eşitliği ilkesine aykırı olan saltanat unsurunun olduğu ve sadece şer’i hükümlerin de kabul ve itibar gördüğü bu sistem mi bizim tarif ettiğimiz “meşru demokrasi”den daha fazla şeriata uygun?
 
Yoksa “saltanat unsurunun ortadan kaldırıldığı ve herkesin eşit olduğu bir halk idaresi olan demokrasi”nin bizim tarif, tatbik, tasavvur ettiğimiz ve yorumladığımız ve şeriat dairesinde hayat bulan şekli ve şeriat kaideleri ve temel ilkelerinin aynen kabul gördüğü bir “MEŞRU DEMOKRASİ” mi şeriata daha uygundur? Akıl ve basiretinize havale ediyoruz. (mevcut ve yürürlükteki demokrasiden bahsetmiyoruz)
 
Not: Bazıları diyor ki laiklik ilkesi demokrasinin olmazsa olmaz şartıdır. Biz ise diyoruz: Hayır efendim. Öyle değil. Bizim demokrasi yorumumuzda ve kendimize uyarlayıp geliştireceğimiz demokrasi tanımında öyle olmayacak!

Temel şeriat kaidelerine herkesin uyması şartıyla, halkın kendi kendini yönettiği “meşru” bir yönetim şekline, yani “meşru bir demokrasi”ye taraftarız. Bunu bekliyor ve istiyoruz. Bu aşamada asla zarar etmeyen tatbikattaki yanlış ve ihmallerin ise insanlardan kaynaklandığını, bu yanlış ve eksikliklerin toplumca düzelerek yine milletçe bizim düzelteceğimizi ve geliştireceğimizi unutmamak lazımdır.

Son sözümüz:

Yaşasın şeriat dairesindeki “Meşru Demokrasi”!

Yaşasın şeriat ile edeplenmiş “Gerçek Hürriyet”!..

Ve çok yaşasın bu ideale ulaşmamızın yolunu açacak tüm demokratik kazanımlar!

Reklamlar

Yazar: Ediz Sözüer

Ediz SÖZÜER 1974, Ankara doğumludur. Gelir İdaresi’nde Gelir Uzmanı olarak görev yapmaktadır. “Olağanüstü Bir Hazinenin Keşif Yolculuğu: Risale-i Nur Eğitim Programı”, yazarın ilk etapta internet ortamında ücretsiz olarak yayınlanarak daha sonra basılmış ve tüm çalışmalarının üzerine bina edildiği temel ve kaynak kitap çalışmasıdır. Deneme mahiyetinde kaleme aldığı Risale-i Nur izah metinleri ve Risalehaber sitesinde makale yazmakla başlayan yolculuğu, Risale Akademi’de sunulmaya başlanan görsel destekli ve akademik temelli “Tabiat Risalesi Açılımları Seminerleri”yle devam etti. Manevî bir ilim hazinesi olan Risale-i Nur eserleri içindeki Kur’ânî hakikatlerin insanlığa mal edilmesinde ve toplum olarak muhtaç olduğumuz zihinsel dönüşümün gerçekleşmesinde önemli bir katkıda bulunma kabiliyetinin bulunduğuna inandığı kitap çalışmasını, hep bir proje kıymetinde gördü. Tamamlanan kitap çalışmasını daha geniş kitlelere ulaştırmak için, bu çalışmanın üzerine bina edilerek hazırlanmış ve “görsel bir kitap” mahiyetindeki “Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı”nı iki haftada bir sürekli bir program olarak vermeye başladı. Ayrıca zaman zaman akademik eğitim faaliyetlerinde de “Medresetüzzehra Eğitim Yaklaşımı” ve “Risale-i Nur İzah Çalışmaları” hakkında sunumlar gerçekleştirdi. 2018 yılında ise Keşif Yolculukları Risale-i Nur Eğitim Programı'nın temel/kaynak kitap çalışması, din araştırma dalında "Altın Kalem Yazarlık Ödülü"ne layık görüldü. Kitap çalışması ve eğitim programının yazılı ve görsel tüm içerikleri, notere onaylatılmış muvafakatname ile her türlü serbest kullanım, basım ve yayım hakkı tanınmasıyla; başta Risale-i Nur’a, Kur’ân’a ve İslam’a gönül vermiş herkese ve tüm insanlığa mal edilmiştir. (Muvafakatnameye ana sayfadaki "Telif Hakkı Bildirisi" isimli menüden ulaşabilirsiniz) Bu çalışmalardan haberi olanlardan ciddiyetle istediği ve Risale-i Nur’a gönül vermiş insanlara samimiyetle ifade ettiği şudur: “Kıymetsiz ve önemsiz şahsıma değil, bu çalışmalar vesilesiyle Allah’ın bir nimeti olarak harika bir şekilde ortaya çıkan hakikatlere önem veriniz ve onlara sahip çıkınız. Sizden tek istediğim budur.”

3 thoughts on ““Meşru Demokrasi” Ruhu Şeriattandır; Hayatı da Ondandır!

  1. Ediz Bey’in bu kadar güzel yazabileceğini ummazdım.

    Nurcuların davranışı, önce fikir ileri sürmek sonra ileri sürülen fikri tatbikata koymak, eleştiri yoğunlaşınca da Üstad’dan alıntılar yapmak şeklinde görülüyordu. Ben de hep itiraz ediyordum anladığınızı yazın diye.

    Ediz Bey, Risalelerden aldığı dersten anladığını yazmış, gerektiği yerde Üstad’ın sözlerine başvurmuş.

    Ediz Bey’in şu sözü İslamlık çağrısıdır: ”Temel şeriat kaidelerine herkesin uyması şartıyla, halkın kendi kendini yönettiği “meşru” bir yönetim şekline, yani “meşru bir demokrasi”ye taraftarız”

    Bu söz tüm Nur talebeleri tarafından benimsendiğinde ve bu söze dört elle sarılıp desteklediklerinde; Türkiye, bir çok sıkıntıdan kurtulacaktır.

    Beğen

  2. Geri bildirim: MEŞRUTİYET Mİ, YOKSA “MEŞRU DEMOKRASİ” Mİ ŞERİATA DAHA UYGUNDUR? | KEŞİF YOLCULUKLARI: Farklı Mana Açılımlarıyla, İzahlı ve Görsel Destekli Risale-i Nur Eğitim Programı

  3. Geri bildirim: DEMOKRASİYE KÜFÜR REJİMİ DEMEK ÇOK ÖNEMLİ BİR KATEGORİ HATASIDIR | KEŞİF YOLCULUKLARI: Farklı Mana Açılımlarıyla, İzahlı ve Görsel Destekli Risale-i Nur Eğitim Programı

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.